Mİ'RAC, İMAN VE ZİKİR


2/11/2008 · Kategori: MIRA_

Mi'rac, İman ve Zikir





 

Mİ'RAC, İMAN VE ZİKİR

E?zü billâhi mineş-şeytànir-racîm.

Bismillâhir-rahmânir-rahîm...

Rabbişrahlî sadrî, ve yessirlî emrî, vehlül ukdeten min lisânî, yefkahû kavlî... Ve üfevvidu emrî ilallàh, innallàhe basîrun bil-ibâd...

Elhamdü lillâhi hakka hamdihî ves-sàlâtü ves-selâmü alâ hayri halkıhî seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsânin ecmaînet-tayyibînet-tàhirîn...Emmâ ba'd:

Çok aziz ve sevgili cemaat-i müslimîn!..

Allah-u Teàlâ Hazretleri Mi'rac kandili gecenizi hepiniz için hayırlı ve mübarek, ecirli ve sevaplı, kârlı ve kazançlı eylesin... Bu mübarek günün mânevî ikrâmâtına, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin mağfiretine, rahmetine cümlenizi nâil eylesin... İki cihan saadetine mazhar eylesin... Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin...

İslâm ülkelerinde bu mübarek kandil gecelerinde müslümanlar büyük camilerde toplanırlar. Hocamız'ın şehri Bursa'da Ulu Cami, öteki camiler; Ankara'da Hacı Bayrâm-ı Velî'nin camisi, İstanbul'da Süleymaniye'ler, Sultan Ahmed'ler, büyük camiler dolar, bahçeleri dolar, cemaatler sokaklara taşar. Mübarek, alim, fâzıl hocalar konuşurlar. Kandilin gelişi minarelerden, kandil simitlerinden, sokaklardan, nurlardan, her yerden belli olur.

Ben de bu kandilde, gurbetçi kardeşlerimin arasında onlarla kandili yapmayı istedim. Burası diyar-ı gurbettir. Amma Peygamber SAS Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:

(Fet?bâ lil-gurabâ') "Ne mutlu gurbetlilere, gurbetçilere, ne mutlu garibanlara, ne mutlu gurbette olanlara!.." buyuruyor. Allah bizi o ne mutlu diye medhedilen müslümanlardan eylesin...

Peygamber SAS Efendimiz neden "Ne mutlu gurbetçilere!" diye buyurmuş? Etraftaki kavim, topluluk İslâm'dan habersiz, imandan habersiz, irfandan mahrum; bu mübareklerin, müslümanların, imanlıların halini anlamıyorlar. Onların arasında gariban kalıyorlar, gurbetteki gibi kalıyorlar. Onun için, "Ne mutlu garibanlara!" denmiş.

Sormuşlar:

(Vemel-gurabâü yâ rasûlallah?) "Yâ Rasûlallah, garibanlar kimlerdir, kimleri kasdediyorsun?"

Buyurmuş ki:

(Ellezîne yuslihûne mâ efseden-nâs) "Öteki insanların berbat ettiği toplumu, ahlâkı, cemiyeti, şartları, halleri düzeltmeğe çalışanlar, bozguncuların bozgunculuklarını tamir etmeye çalışanlar, ortalığı düzeltmeye çalışanlar." diye buyurmuş

Siz de öylesiniz. Toplum başka bir toplum, siz buraya çalışmaya geldiniz. Ama burada İslâm'a sarıldınız, îmana sarıldınız, camiyi ev edindiniz, mesken edindiniz, yorulduğunuz zaman dinlenmek üzere, sıkıldığınız zaman ferahlamak üzere Allah'ın evine koşan insanlarsınız. O mânâda da üzerimizde, bu hadis-i şerifteki garibanlık var. Yabancı bir çevrede müslümanız elhamdü lillâh...

Allah cümlemizi Rasûlüllah'ın sevdiği, medhettiği müslümanlardan, garibanlardan, gurbetçilerden eylesin... Gurbetten sonra da vuslata erdirsin. Kavuşmaya da vuslat derler...

Aziz ve sevgili kardeşlerim!.. Biliyorsunuz ki, bazı geceler diğer gecelerden farklıdır, bazı aylar diğer aylardan farklıdır. Gün gibi âşikâr, hepimiz biliyoruz ki, Ramazan ayı onbir ayın sultanıdır. Hepimiz biliyoruz ki, Kadir gecesi bin aydan daha hayırlı bir gecedir. Yâni seksenüç yıllık ömre bedel bir gecedir. İnsan seksenüç yıl ibadet etse, uyumasa; yapamaz. Bir Kadir gecesi o kadar kıymetlidir.

Peygamber SAS Efendimiz'in ikaz eylediği, irşâd eylediği, ihtar eylediği, ihbar eylediği geceler vardır. Meselâ, içinde bulunduğumuz bu Receb-i şerif ayının ilk cuma gecesi Regàib gecesidir. Meleklerin Regâib gecesi diye isimlendirdiği bir gecedir. Hem cuma gecesidir, hem Receb'in başıdır, ilk cumasıdır diye çok büyük füyûzâtın, fütûhâtın, rahmetlerin kullara bahşedilği gece olduğundan, hediyelerin verildiği, manevî mükâfatların verildiği gece olduğundan, Efendimiz onu medhetmiştir. Meselâ, önümüzdeki Şa'ban ayının onbeşinci gecesi, Berat gecesi vardır, çok mübarek bir gecedir.

Elhamdü lillâh bu gece de Receb'in 27. gecesidir. Receb başladığı zamandan beri 26 tane gece geçti, bu gece 27. gecedir. Bu gece Peygamber-i Zîşânı'mız, şefîül-usât fî yevmil-arasât, sahibül-mu'cizât Ahmed ü Mahmûd ü Muhammed-i Mustafâ --aleyhi efdalüs-salevât ve ekmelüt-tahiyyât vet-teslîmât-- Efendimiz, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin son derece büyük bir ikrâmına mazhar olmuştur. Süleyman Çelebi'nin:

İrmedi evvel gelen bu devlete,
Kimse nâil olmadı bu rif'ate!

dediği bir büyük ikrâma mazhar olmuştur, Receb'in 27'sinde... Çok büyük bir mazhariyettir, daha önceden hiç bir kula nasib olmayan bir seyahattir.

a. Göklerin Derinliği

Hepimiz merak ediyoruz: "Bu gökyüzünün ötesinde ne var, yedi kat semanın ötesinde ne var, füzelerin gidemediği uzayın derinliklerinde, teleskopların göremediği yerlerde neler var?" diye merak ediyoruz. Biliyoruz ki, Venüs gezegeni ki bizim Güneş Sistemimiz'in içindedir, oraya Amerikalılar bir füze göndermişler, son sürat üç senedir gidiyor dolu dizgin, hâla yanına yeni varmış.

Bir insanın bu Güneş Sistemi'nin içinden çıkması için, bir füzeye binse, füzenin yirmibin yıl gitmesi lâzımmış. Yirmibin yıl kim yaşar? Demek ki, füzenin içinde ölecek, tozları kaybolacak, Güneş Sistemi'nin daha ötesine geçemeyecek. Halbuki bu Güneş Sistemi, bizim galaksimizin içinde küçücük bir nokta gibidir. Bizim galaksimiz kâinatın içinde hesaba alınmayacak küçücük bir alan ihtivâ eder. Bu yedi kat semâyı geçeceksin, ondan sonra onların ötesine gideceksin...

Muhterem kardeşlerim, Allah-u Teàlâ Hazretleri, Kur'an-ı Kerim'de Tebâreke Sûresi'de:

(Velekad zeyyennes-semâed-dünyâ bimesabîha ve cealnâhâ rucûmen liş-şeyâtîn) "Biz en yakın semâyı yıldızlarla donattık" buyuruyor. Zeyyennâ, zînetlendirdik demek. (Es-semâed-dünyâ) İkisi de elif-lâm'lı gelmiş, sıfat tamlaması; isim tamlaması değil. Dünya semânın sıfatı... O zaman dünya ne demek? Yeryüzü demek değil, en yakın demek, bu kesin... Zâten, bizim yeryüzü Kur'an-ı Kerim'de, hadis-i şerifte dünya diye geçmez, arz diye geçer. Dünya, ednâ kelimesinin müennesidir, en aşağıdaki demektir. "En yakın semâyı yıldızlarla donattık!" buyuruyor.

Bunu niçin söylüyorum? Kâinatın ne kadar büyük olduğu, azameti hakkında, akılların eremeyeceği kadar büyük olduğunu anlamak hususunda bir delil olsun diye söylüyorum. "En yakın semâyı yıldızlarla donattık." Ne çıkıyor? Yıldızların olduğu bütün bu başımızı kaldırdığımız zaman gördüğümüz yerler birinci semâ...

(Ellezî haleka seb'a semâvâtin tıbâkà) [O birbiri ile ahenkli yedi göğü yaratmıştır.] Yedi kat semâ dediğine göre, bunun altı katı daha var ötede... Ondan sonra:

(Vesia kürsiyyühüs-semâvâti vel-ard) [Onun Kürsüsü gökleri ve yeri içine alır.]

Ayetel-kürsî'yi hepimiz biliyoruz, namazdan sonra okuyoruz, çok sevaplı... Niye okuyoruz? Peygamber Efendimiz ne diyor: "Kim namazdan sonra Ayetel-kürsî'yi okursa, cennete ölmediği için giremiyor, hayatı mânidir; yoksa dosroğru cennete girecek." buyuruyor. Ayetel-kürsî okumak o kadar kıymetli... O Ayetel-kürsî'de:: (Vesia kürsiyyühüs-semâvâti vel-ard) "Allah'ın Kürsüsü, semâları ve arzı içine almıştır." deniliyor. Yâni semâlar ve arz, Kürsü'nün içinde...

İbn-i Abbas RA'dan rivâyet edildiğine göre, buyruluyor ki:

"--Bu yedi kat semâ Kürsü'nün yanında, Ayetel-kürsî'de geçen Allah'ın Kürsüsünün yanında, bir büyük sahradaki bir yüzük halkası gibidir."

Sübhàne rabbiyel-aliyil-a'lel vehhâb!.. Allah-u Teàlâ'nin mahlûkatının azametine bak da, Allah'ın ekberliğini anla!.. "Allahu ekber!" dediğin zaman, Allah'ın ne kadar büyük oluduğunu anla!.. Semâvâtı ve arzı, Kürsüsü kuşatıyor.

"--Kürsüsü de Arş-ı A'zam'ın yanında, deryada bir damla gibidir." buyruluyor.

Sübhanallah!.. Ne azametler, ne mesâfeler, ne büyüklükler...

Görünen yıldızların hepsi birinci semâ... Birinci semâda öyle yıldızlar varmış ki, beş milyon yıl önce ışığı ordan çıkmış, yola devam etmiş, etmiş, etmiş, bize gelmiş de bizim gözümüz onu yıldız olarak görüyor. Ama astronomi, gök bilimi alimleri diyorlar ki:

"--O yıldız, beş milyon ışık yılı mesâfedeki yıldızdır, o ışık ordan geliyor."

Ben söylemiyorum. Ben söylesem, birisi, "Amma attı, mübalağa etti." diyebilir. Ben söylemiyorum da, fizikten, kimyadan, matematikten, rakamlardan anlayan insanlar söylüyor. Ay ile Dünya'nın mesafesini, Dünya ile Güneş'in mesafesini, Güneş'in çapını, Dünya'nın Güneş'in yanında nasıl bir toplu iğne başı kadar kaldığını... vs. vs. rakamları biliyorlar, teleskopla ölçüyorlar.

Beş milyon yıl; ışık yılı yalnız, bizim yılımız değil... Yâni, bir ışık saniyede saniyede üçyüzbin km gider. "Dünya'yı yedi defa dolaşır." filân diyorlar. Hani hacılar Kâbe'yi yedi defa dönmüyor mu, bir saniyede Dünya'yı yedi defa dönüyor. O hızla giden ışık, beş milyon senede o yıldızdan buraya gelmiş. Bundan ne anlıyorum: Kâinatın boyutlarının, akılların idrak edemeyeceği kadar büyük olduğunu anlıyorum.

Bir de ne anlıyorum: Ben orda beş milyon yıl öncesini görüyorum. Neden?.. Beş milyon yıl öncenin ışığı geldi, belki o ışığın kaynağı orda yok, belki patladı, belki yok oldu ama, benim gözüme eski ışıklar, beş milyon yıl önceki manzara geliyor. O anlaşılıyor.

Demek ki biz, kâinatın dibini zamandan dolayı göremiyoruz. Zamanın derinliğinden, zamanın büyüklüğünden göremiyoruz. Amma Allah-u Teâlà Hazretleri'nin lütfuna, kuvvetine, kudretine imkânına, ihsânına bak ki, Peygamber SAS Efendimiz yedi kat semâvâtı geçiyor. Arş'a, Kürsü'ye varıyor. Yâni bunları niçin anlatıyorum: Gök bilgisinden, yıldız bilgisinden Mi'racın azametini anlayalım diye anlatıyorum. Çok büyük müşâhade...

b. Mi'racın Sebepleri

Şimdi biz bazı şeyleri bilgi olarak biliriz, tamam öyledir deriz. Meselâ sorsam:

--Yeni Gine diye bir yer var mı?..

Hepiniz dersiniz ki:

--Var hocam!

--Nerden biliyorsun, Yeni Gine'ye gittin mi?..

--Yoo, gitmedim ama, kesin biliyorum var.

--Nerden biliyorsun?..

--Coğrafya kitapları yazıyor, ansiklopediler yazıyor, gazeteler yazıyor, mecmualar yazıyor, The Geografical Magasine yazıyor. İşte oraya gitmişler, resimini çekmişler, biliyorum...

Haa, insan bazı şeyleri görmeden kesin bilir. Buna ilmel-yakîn derler. Yakîni var, şeksiz, şüphesiz bilgisi var ama biliyor.

--Ahiret var mı?..

--(Amentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî verusülihî, vel-yevmil-âhir) Amennâ ve saddaknâ, ahiret var!

--Nerden biliyorsun, gördün mü?..

--Görmedim ama biliyorum. Görmedim ama, Peygamber-i Zîşânımız'ın ihbârıyla biliyorum, Kur'an'ın izâhıyla biliyorum, Allah'ın bildirmesiyle biliyorum. Biliyorum kesin...

(Ellezîne yü'minûne bil-gayb) [Onlar gayba inanırlar.] Biz gayba inanıyoruz, Allah bizi onunla medhediyor. İleride olacak bir şey, ne yapalım?.. İlerde olunca insanlar görecek. Mücrimler, kâfirler, müşrikler, âhirette peygamberlerin bildirdiği her şeyin hak olduğunu görünce, hak olduğunu anlayacaklar amma iş işten geçecek. Biz onlar gibi değiliz. Biz şimdiden biliyoruz. Onlar şimdiden inanmadığı için, anlayacakları zaman iş işten geçmiş olacak. Allah onun için bizi medhediyor, (Ellezînü yü'minûne bil-gayb) [Onlar gayba inanırlar.] buyuruyor.

Biz gayba inanıyoruz. Görmediğimiz halde biliyoruz, âhiret var. Cennet var mı? (El-cennetü hakkun) Cennet var, hak... (Ven-nâru hakkun) Cehennem var, hak... Sırat var mı? (Ves-sıratü hakkun) Sırat var, hak... Terazide amellerin, sevapların, günahların tartılması, ölçülmesi var mı? (Vel-mîzânü hakkun.) Mîzan var, amennâ ve saddaknâ...

(Vel-veznü yevme izinil-hakku) "O gün tartı haktır." Rahman amelleri tartacak.

(Femen ya'mel miskàle zerretin hayran yerah. Ve men ya'mel miskàle zerretin şerran yerah.) "Zerre ağırlığı kadar hayır işleyen karşılığını görecek, zerre ağırlığı kadar şer işleyen karşılığını görecek." Bilmiyor muyuz, İzâ zülzile Sûresi'nde?.. Biliyoruz. Bunların hepsini biliyoruz, bu bilgilere yakînimiz var.

Yakîn ne demek?.. Şeksiz, şüphesiz, tereddütsüz bilmek demek... İmanımız sapasağlam, elhamdü lillâh biliyoruz ki bunlar olacak... Allah'ın lütfuyla hepimiz cenneti göreceğiz inşaallah... Hepimiz o nimetlere ereceğiz, anlayacağız, anlatacağız, hatırlayacağız: "Dünyada şöyle olmuştu, böyle olmuştu bak, elhamdü lillah..." diyeceğiz.

Bazıları ne yapacak muhterem kardeşlerim:

"--Yahu benim bir arkadaşım vardı, nerede o?.." diyecek.

Allah bildirecek:

"--O cehennemde..."

Şöyle kalkacak, bakacak, cehennemde onu görecek:

"--Hiiih, eyvah!.. Az kalsın bu herif beni helâk edecekti, iyi ki onu dinlememişim, iyi ki onun çektiği yola gitmemeşim." diyecek.

Kâfirler, cehennemi görecekler, cayır cayır azâbı tadacaklar; mü'minler cennete girecekler, nimetlerle rahat edecekler. Bunları biliyoruz amma Allah-u Teàlâ Hazretleri, o Muhammed-i Mustafâ'sına:

"--Ey Rasûlüm, ben senin ilmel-yakîn bilmene razı değilim, onu kâfi görmedim, gel de sana hakîkaten bunları göstereyim!" dedi, bunları gösterdi.

Cenneti gösterdi, cehennemi gösterdi, sıratı gösterdi, levh-i mahfuzu gösterdi, meleklerini gösterdi, peygamberlerini gösterdi. Biz:

(Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî) diyoruz. Biz ilmel-yakîn biliyoruz, "Evet öyle peygamberler geçmiş, biliyoruz, tamam, hepsine inandık." diyoruz ama, Peygamber Efendimiz'e Allah hepsini gösterdi. Onun için Peygamber Efendimiz'in îmanı gibi îman olur mu?.. Olmaz!.. Gördü, hepsini gördü... Semâ semâ çıktıkça, peygamberleri gördü, konuştu selâmlaştı. Onlara imamlık yaptı, önlerinde namaz kıldırdı, tavsiyelerini dinledi, dualarını aldı, muhabbetleşti. Peygamberleri biliyor, melekleri biliyor, gördü. Cenneti biliyor, cehennemi biliyor, sıratı biliyor, gördü. Böyle görüp de bilmeye aynel-yakîn derler. Ayn göz demek ya, gözüyle gördü. Hakîkatini de Allah anlattı. Peygamber SAS Efendimiz her şeyin aslını biliyor.

Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamber Efendimiz'i neden Mi'raca götürdü, niye oralara çağırdı?.. İşte bir sebep bu: Anlattığı şeyleri gözüyle görsün, hakkal-yakîn bilsin, öyle anlatsın diye...

Bilenin anlatması nasıldır?.. Candan anlatır, tatlı anlatır, insanın gözünün önüne serer, tereddütsüz bir şekilde anlatır. Bilmeyen rivâyet eder: "Şöyleymiş, böyleymiş, şu kitapta şöyle yazıyor, duydum ki, bilmem ne..." filân diye; bu zayıf olur. Gören insanın anlatmasıyla anlatsın diye, Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamber Efendimiz'i Mi'raca çağırdı.

--Başka?..

Muhterem kardeşlerim! Peygamber SAS Efendimiz o güzel ahlâkı ile, o güzel cemâli ile insanların en güzeli olduğu halde, en doğrusu olduğu halde, Allah'ın habîbi olduğu halde, habîbullah ve habîbünâ; hem Allah'ın sevgilisi hem bizim sevgilimiz, cümle mahlûkâtın sevgilisi... Hepsi Muhammed AS diye can atıyor; Burak'ı, Refref'i, meleklerin hepsi, peygamberlerin hepsi... "Ne olaydı, bir cemâlini görseydim!" diye hepsi aşık o Muhammed-i Mustafâ'ya, o Muhammedül-Emîn'e...

Kırk yaşında peygamber oldu, mucizeler gösterdi, Kur'an'ı anlattı, Mekke'de 12 yıl aralarında yaşadı; inanmadılar. Amma kâfirlermiş, amma müşriklermiş, amma domuzlarmış, amma katılarmış ha!.. 12 yıl Peygamber-i Zîşânımız İslâm'ı anlattı, îmanı anlattı, Kur'an'ı anlattı, mûcizeler gösterdi; dinlemediler, inanmadılar. Ebû Cehiller, Ebû Lehebler, hasımlar, düşmanlar, kızgınlar, kırgınlar, zâlimler, câniler, kâtiller... Öldürdüler, müslümanları şehid ettiler, gittikçe zulmü arttırdılar.

Niye zulmü arttırdılar?.. Önce dedesi Abdülmuttalib vardı, kılına dokundurtmuyordu, korkuyorlardı. Abdülmuttalib şehrin en yüksek şahsiyetiydi. Sonra Ebû Tàlib vardı, ondan da, kavminden, kabilesinden de korkuyorlardı, Abdülmuttalib ölünce, amcası Ebû Tàlib de ölünce müşrikler işi azıttılar. Neden?.. Himâyesiz gördüler. 12 yıl Mekke'de uğraştı, çok az insan îman etti. Haklı olduğunu bilseler bile, yanına yanaşmağa korktular. Peygamber Efendimiz Mekke'ye gelen heyetlerin yanına gidiyordu. O zaman da hac yapıyorlardı, hac için gelen heyetlerin yanına Mina'ya gidiyordu, Müzdelife'ye gidiyordu, selâm veriyordu, yanlarına oturuyordu, diyordu ki:

"--Siz nerdensiniz?"

"--Biz falanca kabiledeniz."

"--İyi, hoş geldiniz. Ben Allah'ın rasûlüyüm, ben Allah'ın gönderdiği elçisiyim. Allah-u Teàlâ Hazretleri bana emirlerini bildiriyor. Şirki bırakın, küfrü bırakın, îmana gelin!" diyordu.

Dinliyorlardı, dinliyorlardı da ondan sonra diyorlardı ki:

"--Yâ Muhammed, yâ Ebel-Kàsım, ey Kàsım'ın babası! İyi güzel söylüyorsun da, tamam da, biz senin sözünü dinlesek, sana tâbi olsak, Kureyş'le aramız bozulur, Kureyş bize düşmanlık eder. Bizim kervanlarımız Şam'a doğru buralardan geçemez, ticaretimiz mahvolur, hayatımız bozulur, kazancımız duraklar... Kusura bakma ama, biz Kureyş'e karşı senin yanında yer alamayız!" diyorlardı.

Senelerce böyle devam etti, nihâyet bir akşam, 26 Receb günü, Ebû Cehil işi azıttı, çok hakaret etti, Peygamber Efendimiz'e saldırdı, ayağını yaraladı:

"--Sen bizim dinimizi, putlarımızı ne diye diline doluyorsun, ne diye kötülüyorsun, yeni bir din ne diye getirdin, atalarımızın yolunu niye değiştiriyorsun?.." bilmem ne, filân...

Peygamber Efendimiz'e taş attı, ayağını yaraladı. Peygamber Efendimiz'in ayağı kanadı. Yanına Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz geldi. Peygamber Efendimiz çok mahzun oldu. "12 yıldır uğraşıyorum, taşlar yerinden kıpırdamıyor; dinlemiyorlar." dedi. Düşünün 12 yıl az mı?.. O gün çok mahzun oldu. Allah'u Teàlâ Hazretleri, o zaman Mi'racı nasib etti.

(El-ferec ba'deş-şiddeh) "Şiddetli, sıkıntılı, üzüntülü şeylerden sonra ferahlık gelir." derler.

(İnne me'al-usri yusrâ.) "Zorluktan sonra kolaylık gelir." Allah-u Teàlâ Hazretleri sabırdan sonra mükâfat gönderir."

Onlar Peygamber Efendimiz'e ezâ, cefâ yaptılar; Allah da, "Gel habîbim!" dedi, ona Mi'racı nasib etti. Neden?.. Çok mahzun olmuştu. O gün o kadar mahzun oldu ki, gitti halası Ümm-ü Hânî'nin evine... Halası, daha doğrusu Ebû Tàlib isimli amcasının büyük kızı, Hazret-i Ali'nin ablası... Tabii biz baba tarafından olan kadın akrabaya hala diyoruz. Halası Atîke bint-i Ebî Tàlib, ama lakabı Ümm-ü Hâni, Hâni'nin annesi demek yâni... Halası basìretli, dikkatli, akılı, uslu, gün görmüş bir hanımefendiydi; onun yanına gitti. Üzüntülü yattı oraya, istirahat etmek istedi.

Cebrâil AS geldi:

"--Allah-u Teàlâ Hazretleri seni Mi'raca davet ediyor. Senin o ayağının yarasının, çektiğin o kalp üzüntülerinin, sıkıntılarının mükâfâtı olarak Allah seni Mi'raca davet ediyor yâ Rasûlallah!" dedi.

Peygamber SAS Efendimiz, Ümm-ü Hâni'nin evinden Harem-i Şerif'e geldi, Mescid-i Harâm'a geldi.

Biliyorsunuz, hacca gidenlerin gözü önüne gelsin diye söylüyorum; Safâ ile Merve diye iki tepe vardır, onların arasında sa'y yapılır, Safâ tepesine çıkılır, Kâbe'ye doğru bakılır, Hacerül-Esved'e doğru, "Bismillàhi allàhu ekber" denilir, ondan sonra sa'ye başlanır. Ordan biraz yokuş aşağı doğru giderken duvarlar olmasa, sağa baksan, sağ taraf Peygamber Efendimiz'in mahallesidir, Benî Hâşim yurdudur orası... Peygamber Efendimiz Benî Hâşim'den ya, Mekke'nin Benî Hâşim'in oturduğu mıntıkasıdır. Peygamber Efendimiz'in evi de ordadır.

(Peygamber Ef. Evi)

Evi şimdi orda... Mescid bitiyor, mescidin avlusu bitiyor, parmaklıklar bitiyor, orda tek başına bir bina var, bir onu yıkmamışlar. Her taraf yola kadar dümdüz, orası kütüphane olarak kullanılıyor. Peygamber Efendimiz o kütüphane olarak kullanılan yerde doğmuş. Keşke taşıyla, toprağıyla, kerpiciyle camın içine koysalardı da, muhafaza etselerdi: "Rasûlüllah burda doğdu." diye, keşke aynen kalsaydı. Yıkmışlar, betondan bir bina yapmışlar, kütüphane yapmışlar. Kütüphane filân değil, Peygamber Efendimiz'in doğduğu yer...

İşte o civarda Ebû Tàlib'in evi vardı. Ümm-ü Hâni Hazretleri de Ebû Tàlib'in kızı olduğundan, babası ölünce o evde kalıyordu. Harem-i Şerif'e çok yakındı. Orada istirahat ederken Cebrail gelip:

"--Buyur, yâ Rasûlallah! Allah'dan ferman çıktı, sana bugün çok büyük beşâret, çok büyük nimet, çok büyük saadet, çok büyük devlet var." diye söyleyince, ordan Harem-i Şerif'e geçiverdiler.

c. Yol Hazırlığı ve Kudüs'e Yolculuk

Safâ ile Merve arasından, Zemzem kuyusuna vardı. Peygamber Efendimiz ordan abdest aldı, o mübarek beyti, Kâbe-i Müşerrefe'yi yedi defa tavaf etti. Altın Oluğun ön tarafında şöyle bir yarım duvar vardır, içerisine Hatîm derler veya Hicr-i İsmâil derler. Orada iki rekât namaz kıldı, oturdu. Cebrail AS yanına geldi. Başladı, yol hazırlığı, manevî hazırlıklar...

Göğsünü yardı. Nasıl yardı?.. Ne bileyim ben... Melek Âdemoğlu'nun göğsünü nasıl yarar? Her halde çakı, bıçak kullanmaz. Göğsünü yardı, içine iman doldurdu, nur doldurdu, zemzemle yıkadı. Kalbini yardı, kalbinden bir kan pıhtısı çıkarttı, dışarı attı. Oraya da Allah'ın rahmetini doldurdu, feyz doldurdu, nice şeyler doldurdu. Yâni bir manevî ameliyat geçirdi.

Ondan sonra Peygamber Efendimiz diyor ki: "Göğsüm yerine geldi yine..." Demek ki meleğin ameliyatı kansız oluyormuş, nasıl oluyorsa?.. Efendimiz bir ameliyat geçirdi.

Delâilül-Hayrât şerhinde anlatılıyor: Beline yakuttan bir kemer geçirildi. Omuzlarına nurdan bir ridâ, yâni üst elbisesi geçirildi. Bana kalırsa, uzay elbiseleri geçmeye başladı. Ayaklarına yeşil zümrütten pabuçlar giydirildi. Onlar da neyse?.. Tabii o devrin insanı böyle anlatacak, öyle görülecek, öyle anlatılacak. Bu devrin insanı da kendi aklını kullansın, onun nasıl olduğunu anlasın.

Cebrâil AS böyle bu işleri tamamladı, içine nur doldurdu, feyz doldurdu, rahmet suyuyla yıkadı. Cennetten Burak geldi. Dikkatinizi çekerim, belki başka yerlerde pek söylenmez: Arapça'da berk, şimşek demek; Burak kelimesi o kelimeyle ilgili... Demek ki şimşek gibi bir mahlûk geldi. Görünüşü çok güzel, bakmağa doyulamayacak, tatlı güzel bir yaratık... Peygamber SAS'in önünde durdu. "Ata benzer" diyor. Tabii insanoğlu o devirde ata bindiği için Allah-u Teàlâ Hazretleri, Peygamber Efendimiz'e Burak'ı o şekilde gösterdi. Ama biz bugün başka vasıtalara biniyoruz, yâni neyse...

Cebrâil AS üzengisini tuttu, Peygamber Efendimiz Burak'ın üstüne bindi. Öyle hızlı gidiyordu ki, gözün gördüğü yere adımını atıyordu. Yâni ufka adımını atıyor, vızzt oraya, vızzt oraya varıyordu.

Peygamber SAS Efendimiz el-Mescidül-Haram'dan, yâni Kâbe'nin olduğu yerden, Kudüs'teki el-Mescidül-Aksâ'ya vardı.

--Vardı mı?..

Âmennâ ve saddaknâ... Kur'an-ı Kerim'de bildiriliyor, bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksallezî bâreknâ havlehû linüriyehû min âyâtinâ, innehû hüves-semîul-basîr)

Bakın, bu sûre sübhan sözüyle başlıyor. Muhterem kardeşlerim, sübhan sözünü duydunuz mu, ürperin! Sübhan sözü çok muhteşem bir sözdür. "Sübhànallah" demek, çok muazzam bir sözdür; "Yâ Rabbî, senin her türlü noksandan uzak olduğunu biliyorum, öyle idrak ediyorum, her türlü kemâlâtın sahibisin, her türlü mükemmelliği yaratan sensin, sahibi sensin!" demektir.

Sübhan demek, sübhànallah demek, çok mühim bir kelimedir. Küçük bir kelimedir amma tabirdir, deyimdir, idyomatik söyleme diyorlar buna... Çok mühim mânâsı olan bir kelimedir. Esrâ - yüsrî - isrâen, Arapça'da geceleyin yürümek, yolculuk yapmak demek.

--E bu mübarekler niye geceleyin yolculuk yaparlar?

Gündüz çok sıcak olur da ondan... Dayanılmaz, gündüz insan adım atamaz. Güneş beynini fokurdatır insanın... Taşın üstüne et koysan pişer. Kurbanı kes, taşın üstüne eti şöyle çevir, koyuver, cızz yapar, et pişer; buyur otur, ye, yemeğin hazır... O kadar sıcak olur. Onun için gece yolculuğu severler.

Oh, gökyüzünde mehtap veya yıldızlar... Orda yıldızlar insana daha yakın gibi geliyor, sanki uzatsan bir kaç tanesini yakalayacakmışsın gibi geliyor. Çünkü gök yüzü berrak, hava temiz... Buraları gibi değildir, meselâ burda sis bastı, ötesini göremiyorsun. Orda öyle değil, yıldızları topla cebine koy; o kadar yakın...

Geceleyin devenin üstünde serinlikte seyahat ederler. Gece seyahat etmeye, yürümeye, gitmeye isrâ derler.

(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen) "Kulunu geceleyin seyahat yaptırtan, götürten Allah'ın şânı her türlü noksandan münezzehtir." Allah götürtüyor, Allah kulunu gece seyahat ettiriyor. Ne ile seyahat ettiriyor?.. Hadisten biliyoruz ki, Burak'la; âyette söylemiyor. "Geceleyin kulunu seyahat ettiren Allah'ın şânı her türlü noksandan münezzehtir? O âlemlerin Rabbi, her şeye kadirdir." demek... Sübhan sözünün içinde o kelime. Sübhan dedi mi, tüyleriniz böyle dikilecek, saçlarınız kalkacak, o kadar mühim bir sözdür o...

(Minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksà) Mescid-i Haram Mekke'de, Mescid-i Aksà Kudüs'te... "Geceleyin Mekke'den Kudüs'e götürdü."

Kimse gık diyemez, âyet söylüyor, Allah söylüyor! Bir gecede, geceleyin, Mekke'den Kudüs'e, (ilel-mescidil-aksà) Mescid-i Aksà'ya götürmüş. (Ellezî bâreknâ havlehû) O Kudüs ki etrafını mübarek kıldık, bereketli kıldık."

Kudüs çok kıymetli bir şehir, Şam diyârı çok mübarek bir diyar... Evliyâullahın toplantı yeri orası; enbiyâullahın da, peygamberlerin de toplantı yerleri orası... Onun için oraya gidiyor, buluşacak ya, ondan... Hikmeti o, Kuds-ü Şerif'e ondan gidiyor. Yeryüzünün mukaddes mıntıkası, o Kudüs ve çevresi çok mübarek yer... Allah tekrar elimize ihsân eylesin...

Elimizdeydi de kıymetini bilemedik, korumasını bilemedik, Allah tekrar ihsân eylesin... Kıymeti bilinmeyen nimet elden alınır. Cihadı terkeden ümmet zelil olur. Emr-i ma'ruf, nehy-i münker ve cihad vazifesini bir millet terketti mi, Allah onları zillete düşürür, zilleti musallat eder, hor ve zelil olurlar. Ne zamana kadar?.. Tekrar akıllanıp, tevbe edip, Allah'ın dinine sarılıncaya kadar...

Bir kere daha oldu. Bir kere daha Kudüs müslümanların elinden çıkmıştı. Salâhaddîn-i Eyyubî yemin etti, "Kudüs alınmadıkça gülmeyeceğim!.. Niye güleyim? Kudüs elimde değil!" dedi. Başına siyah sarık sardı. Ben de saracağım ama bulamadım, kara saracağım, beyaz sarmayacağım...

Ondan sonra, etrafı mübarek olan Kudüs'e götürdü bir gecede... Neden?..

(Linüriyehû min âyâtinâ) "Muazzam mucize varlıkları, delillerimizi, ayetlerimizi ona göstermek için bunu yaptık" diyor Allah...

Ayet iki mânâya gelir:

1. Kur'an-ı Kerim'in bir cümlesi.

2. Semâda ve yerde son derece güzel sonuçlar çıkartacak mühim büyük olaylara da âyet derler. Meselâ Ay ve Güneş Allah'ın âyetlerinden bir ayettir. Ay tutulması, Güneş tutulması filân gibi...

Yâni ayet, her zaman Kur'an-ı Kerim'in cümlesi mânâsına gelmez, çok mühim olay mânâsına da gelir. "Çok mühim bir takım şeyleri göstermek için, geceleyin Mekke'den, Mescid-i Haram'dan, Kudüs'e, Mescid-i Aksà'ya kulunu götüren Allah'ın şânı her türlü noksandan münezzehtir."

Her türlü âyetlerini o gece gösterdi mi?.. Gösterdi; Sidretül-Müntehâ âyettir, cennet âyettir, cehennem âyettir. Oralarda nice âyetler, deliller vardır, burhanlar, vesikalar, müşahadeler vardır. Yedi kat semâvat, melekler, hepsi Allah'ın; işte onları göstermek için oraya götürdü. Ayetle sabit, oraya kadar gittiği muhakkak.

--Hocam, hani insan bazen rüya görüyor, uçuyor havalarda; kıyametin koptuğunu görüyor, hesaba çekildiğini görüyor... Ya bu da rüya gibi bir şeyse?..

Hayır! Rüya gibi bir şey değil. İsbat edeceğim, anlatacağım:

d. Bazı Deliller

Peygamber SAS Burak'la giderken, aşağıda kervanları görüyordu; falancaların kervanı, filâncaların kervanı... Baktı ki kervanların bir tanesinde bir deve kaybolmuş, "Bizim deve nerde?" diye telâşa düşmüşler, arıyorlar. Peygamber Efendimiz onların yanına yanaştı, seslendi:

"--Deveniz falanca yerdedir, o tarafa doğru gidin, deveyi ordan alın!" diye, devenin yerini söyledi.

Niye söylüyor? Yâni Kudüs'e giderken ne diye o işi bıraktı da bunu söylüyor?.. Sebebi, hikmeti var. Bu delil olacak. Sonra gitti, o kervandan ağzı kapalı bir su kabını açtı, su içti, Peygamber Efendimiz susamış... Niye içiyor? Kervancılar o suyun eksildiğini anladılar. Deveyi bulduktan sonra: "Yâ, bizim su kabından su eksilmiş, kimsenin içmemesi lâzım, kim içti bu suyu?" diye akıllarına takıldı.

Sonra başka bir kervanın yanından geçerken onları gördü, münakaşa ediyorlardı. Birbirleriyle kavga edip, birbirlerini yaraladıklarını gördü.

Sonra Mekke-i Mükerreme'ye dönerken, Ten'im denilen bir yer var, Mekke'ye yakın, Harem-i Şerif'e yirmi-yirmibeş kilometre bir yer... Şimdi Umre Mescidi diyorlar, orda mescid yapılmış. Yirmiş beş kilometre... Biz şimdi yarım saatte, onbeş dakikada gidiyoruz ama eskiden ordan yaya Harem-i Şerif'e gelmek ne kadar alırdı? Beş-altı saat alırdı. Yirmibeş kilometre kolay yürünmez. Ten'im'de kervanı gördü. Önde gri bir deve var, o deveyi bir adam sürüyor, kervanda şu mallar var... filân.

Şimdi Peygamber Efendimiz gelip de:

"--Ben Kuds-ü Şerif'e gittim, yedi kat semâvâta çıktım, cenneti cehennemi gördüm. Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin iltifatına mazhar oldum..." diye anlatınca müşrikler ve Ebû Cehil çok alay ettiler, çok inkâr ettiler.

Ondan sonra Ebû Cehil Peygamber Efendimiz'in yanına geldi, dedi ki:

"--Söyleyeceğin bir şey var mı?.."

Peygamber SAS Efendimiz:

"--Evet bu gece Mi'rac vâkî oldu." dedi.

Ebû Cehil:

"--Nere gittin, nereye gittin?" dedi.

"--Kuds-ü Şerif'e gittim, Mescid-i Aksâ'ya gittim, ordan da semâvâta Mi'rac ile urûc eyledim." dedi.

"--Yâni şu anda bizim aramızdasın, akşam da aramızdaydın, geceleyin oldu bu işler; Kudüs'e kadar gittin, bir de yukarılara çıktın, öyle mi?.."

Peygamber Efendimiz:

"--Evet öyle!.."

"--Peki bu söylediklerini topluluğa karşı da söyler misin? Sırf bana mı söylüyorsun, bunu kalabalık karşısında da söyler misin?" dedi.

Peygamber Efendimiz:

"--Söylerim." dedi.

Ebû Cehil bütün kavmine, kabilesine seslendi:

"--Ey Kâ'b oğulları! Gelin bakın burda ne var?!."

Yâni dalga geçecek bir şey var demek istedi, mendebur...

"--Gelin!" dedi.

Geldiler. Dedi ki:

"--Hani demin bana bir şeyler söylemiştin ya, bunlara da söylesene!.."

Peygamber Efendimiz de dedi ki:

"--Bu gece İsrâ nasib oldu, Mi'rac nasib oldu."

"--Nereye gittin?"

"--Kudüs'e gittim."

"--Aynı gecede sabahleyin aramıza geldin, öyle mi?.."

"--Evet aranıza geldim."

Hepsi ellerine dizlerine vurdular, başlarına vurdular, birbirlerine baktılar. İnanmayan insanlar için normal. Hattâ bazı zayıf îmanlılar, şöyle bir dilinin ucuyla müslüman olmuş insanlar da dinden çıktılar:

"--Aaa, artık bu kadar da olmaz. Yâni bir gecede oraya gitmiş..." dediler.

Kitaplarda irtidat edenler olduğu yazılı. İman sağlam olacak! Sağlam olmazsa gidiveriyor.

Bunun üzerine bir tanesi koştu, gitti --burası işin bildiğiniz tarafı-- Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'e:

"--Yâ senin şu inandığın, bağlandığın arkadaşım dediğin Ebül-Kàsım Muhammed'in söylediklerini duydun mu? Bu sefer neler söyledi biliyor musun?.."

"--Ne söyledi?" dedi.

"--Gûyâ Kudüs'e gitmiş, gûyâ Mi'rac eylemiş. Artık böyle de olur mu?" diye anlatınca:

"--Bana bak, kendiniz uydurmuyorsunuz değil mi? O bunu söyledi mi, kulaklarınızla duydunuz mu?.."

"--Vallàhi söyledi, işte duyduk, şahitler var..."

"--Söylediği kesinse, siz uydurmuyorsanız, o söylediyse, öyledir, doğrudur!" dedi.

İşte, Ebûbekr-i Sıddîk'ın îmanı, sıddîk lakàbını aldığı an... Hiç tereddüdü yok; onun hak peygamber olduğunu biliyor, Allah'ın ona ne kadar büyük lütuflar vereceğini biliyor, hiç şekki, şüphesi yok... Yalnız sordu:

"--Hakîkaten o mu söyledi, yoksa siz mi arada fitne fesat yapıp karıştırıyorsunuz? Hakîkaten o söyledi mi?.."

"--O söyledi"

"--Tamam o zaman, doğrudur." dedi, Ebûbekr-i Sıddìk lakàbını aldı.

Ötekiler:

"--Mâdem öyle, Kudüs'e gittiysen söyle bakalım, Mescid-i Aksâ nasıldı?"

Peygamber Efendimiz hiç gitmemişti. Biliyorsunuz, gençliğinde amcası Ebû Tàlib'le beraber Busrâ kasabasına kadar, Ürdün'e kadar gitti, Kudüs'e kadar gitmedi. Neden gitmedi?.. Orada Bahîra isimli rahib, Ebû Tàlib'e dedi ki:

"--Bak, bu yeğenin peygamber. Buranın ahalisi bunu anlarlarsa suikast yaparlar, sen daha öteye gitme, dön burdan..." dedi.

Onun için, Peygamber Efendimiz Kudüs'ü hiç görmüş değil amma sordukları zaman... İnsan Kudüs'e gittiği zaman pencereye kapıya mı bakar yâni... Mühim olaylar olmuş, peygamberlere imamlık yapmış, muazzam bir olay yaşıyor. Olağanüstü bir ikrama mazhar olmuş, büyük bir mucize karşısında, insan kapıyı pencereyi mi sayar?..

Biz hacca gidenleri ayıplıyoruz. Orda oturuyorlar:

"--Hocam Mescid-i Haram'ın kaç kapısı var?"

Sana ne yâ?.. Namazını kıl, ibadetini yap, Kur'an'ını oku, burda tavaf etmeye bak!

"--Bu kapının adı ne, minaresi kaç tane?.."

Yâni ayıplıyoruz, diyoruz ki:

"--Maddî şeyleriyle ne uğraşıyorsun? Zamanın mekânın mukaddesliğinden istifâde et, sevap kazanmağa bak! Çarşıda, pazarda ne dolaşıyorsun?" diyoruz.

Hacılara tenbih ediyoruz, hocalar bunu hep tenbih ediyor. Siz de belki hacca gittiğiniz zaman arkadaşlarınıza söylüyorsunuz.

Peygamber Efendimiz bakar mı pencerenin nakışına, şusuna busuna?.. Ama Allah, Peygamber Efendimiz üzülmesin diye gözünden perdeleri kaldırdı, gözünün önüne Kuds-ü Şerifi, Mescid-i Aksà'yı getirdi. Ordan bir bir söyledi, ne sordularsa söyledi. Kapılarını anlattı, pencerelerini anlattı, nakışlarını anlattı, sayılarını söyledi, hepsini anlattı. Sustular ama, tabii o durduğu yerden de görebiliyor, asıl başka maddî delil lâzım!

"--Başka ne var?" dediler.

"--Yolda sizin Şam'a ticaret için gönderdiğiniz kervanları gördüm. Bir kervanda deve kaybolmuş, onlara yollarını gösteriverdim. Susamıştım, filânca devenin semerine bağlı su kabından su içtim, gelince sorun!" dedi.

"--Hah, işte bu bizim için tam bir vesika, gelince sorarız." dediler.

"--Falanca kervan vardı, bir başka tarafa giden, orda da iki insan kavga etti, ayaklarını yaraladılar." dedi.

"--Hah, bu da bize delil olur." dediler.

"--Sonra, bir de gelirken Ten'im'de yaklaşmış olan kervanınızı gördüm, isterseniz onu da söyleyeyim; başında gri bir deve var, onu şöyle bir adam çekiyor, arkasında şu yükler var, bu yükler var... O zaman gördüm, biraz sonra güneş doğarken gelir." dedi, teferruâtıyla anlattı.

Dosdoğru kervanın görüneceği Seniyye Tepesi'ne gittiler. O tepeden kervanı gözlemeğe başladılar. Beklediler, beklediler:

"--Gelmiyor, yalancı..." filân derken, bir tanesi bağırdı:

"--Kervan geliyor!.."

Baktılar kervan geliyor, gördüler, öndeki deve gri, tarifler aynen uyuyor. Ondan sonra öteki kervanlar gelince sorguya çektiler:

"--Evet, devemizi kaybetmiştik, bir ses bize 'deveniz şu tarafta' dedi, gittik ordan deveyi bulduk. Evet, öbür kervanda iki kimse kavga etmişti, yaraladılar birbirlerini..." Tamam.

Şimdi bunları hem o müşrikler anladılar, sustular; hem de ben size niçin anlatıyorum: Allah-u Teàlâ Hazretleri, her şeye kadir olan Mevlâ, kudreti sonsuz olan Mevlâ, Peygamber Efendimiz'i böyle kervandan su içecek şekilde, tepeden onları seyredecek şekilde Burak'a bindirip, Burak da adımını bir ufuktan bir ufuka atarak nasıl gittiyse, sarsmadan, üzmeden Peygamber Efendimiz'i Kuds-ü Şerif'e götürdü. İsrâ Sûresi'nin birinci âyetinde bu anlatılıyor, ne büyük şeref, ne büyük devlet...

Bunun adı İsrâ, bu bir mûcize Kur'an-ı Kerim'le sabit...

e. Semânın Kapıları

Sonra Peygamber Efendimiz Kudüs'te peygamberlerle buluştu, onlara namaz kıldırdı. Ondan sonra, yerden göğe doğru direk gibi bir güzel yol gördü. Bakışına doyum olmayacak kadar güzel bir şey, merdiven gibi bir şey, bir nur... Çok güzel bir şey olduğunu söylüyor Peygamber Efendimiz. "Melekler burdan gelirler, ölenlerin ruhlarını göğe burdan götürürler." diye, anlattı Peygamber Efendimiz bunun ne olduğunu.

Bu Mi'rac ne demek? Mi'rac, Arapça'da miftah fibi, if'al vezninde... Bu ne gösterir? Alet ismi... Mi'rac ne demek? Alet-i urûc, yâni yükselme aleti demek. Öyle bir şey ki, insanı göğe doğru yükseltiyor. Nedir bu, nasıl bir şey? İnsanın aklına asansör geliyor. Yâni asansör gibi nurdan bir şey ki, Peygamber SAS Efendimiz ona bindi, semâlara çıkmağa başladı. Bunun adı Mi'rac... Yâni Mi'rac mucizesi, o Mi'rac denilen alete binip, göğe doğru gitmesi ama; Mi'rac kelime olarak, işte o nurdan merdiven veya asansörün adıdır.

Peygamber Efendimiz'in böyle nasıl gittiğini gösteren mühim bir şey daha var; Peygamber Efendimiz'den Mâlik ibn-i Sa'saa RA, bu göğsünün yarıldığını, sonra Mi'rac denilen merdiven gibi, asansör gibi insanı hızla göğe doğru götüren şeyi anlatıyor, ondan sonra Cebrâil AS'la beraber birinci semânın kapısına geldiklerini anlatıyor. Demek ki, bu nurdan yolun, bu semâların nihayetinde birer bekçisi var, yâni herkes öbür tarafa geçemiyor. Peygamber Efendimiz diyor ki: (Festehteha) "Cebrâil AS semânın kapısının açılmasını istedi..." Mi'raca bindiler, yıldızların arasından yukarıya çıktılar. Bizim tahlil edemiyeceğimiz kadar uzaklıktaki semânın kapısına geldiler, durdular. Kapı var... Birinci semâ ile ikinci semâ arasında kapı var... Kur'an'ı Kerim'de semânın kapıları olduğu:

(Lâ tüfettehu lehüm ebvâbes-semâ') "Kâfirler için, kötü insanlar için, semânın kapıları açılmaz." diye geçiyor, Kur'an-ı Kerim'de var ama, nasıl olduğunu Allah bilir. Bizim kapılar gibi değil her halde, marangozun yaptığı kapılar gibi değil...

Oraya geldi, Cebrâil AS:

"--Aç kapıyı yâ melek" dedi?

Kendisine:

"--(Kìle: Men ente?) Sen kimsin?" diye soruldu.

Muhterem kardeşlerim, Cebrâil meleklerin en büyüğü... En büyük melek kim? Cebrâil... Peygamber Efendimiz onu nerde gördü? Asıl heyetiyle, ilk defa Hıra Mağarası'nda gördü, vahiy geldiği zaman gördü, ondan sonra da Sidre-i Müntehâ'nın orda aslî şekliyle gördü. Bunlar Necm sûresi'nde de geçiyor, tefsiri hadisi bilenler bilirler...

Semânın bekçisi melek:

"--Kimsin sen" diye sordu.

"--(Ene Cibrîl) Ben Cebrâilim.

Aleyhis-selâm, Cebrâil'e selâm olsun. Büyük melek, sevdiğimiz, hürmet ettiğimiz... Bu sefer:

"--(Ve men meak) Yanındaki kim?" diye sordu.

"--Muhammed, Allah'ın elçisi, habîbi, Muhammed-i Mustafâsı, seçkin kulu, safiyyullah, nebiyyullah, rasûlüllah, rahmetullah, sa'dullah, ni'metullah, hidâyetullah, necmullah, Allah'ın çok müstesnâ kulu, Muhammed..."

Diyor ki:

"--Ona dünyada peygamberlik vazifesi verildi mi?"

Bak haberi yok. Demek ki o kadar uzaklar ki, beş milyon yıllık yol diyoruz ya...

"--Verildi."

"--Onun buraya gelmesine izin var mı? Ona davet geldi de ondan mı gidiyor?"

Çünkü ordan öteye canlının gitmesi mümkün değil, bu canlıyken gidiyor; soruyor, işte:

"--Peygamberlik verildi mi, müsaade var mı, davet oldu mu?" diye soruyor.

"--(Kàle: Neam) Evet"

Cebrâil AS sabırlı, cevap veriyor, kızmak yok, o da melek, vazifeli... Bu en büyük melek ama o da semânın meleği işte, öbür tarafa geçirmiyor...

Muhterem kardeşlerim, burada bir nokta koyalım! Cebrâil AS'ın müsaadeyle geçtiği semâ kapısından, Peygamber Efendimiz'in adının, sanının, vazifesinin, müsaadesinin sorulduğu semânın kapısından bazı ameller geçemez! Amel ne demek? İnsanların işlediği ibadetler vs... Bazı ameller geçmez.

Melekler, kulun yaptığı ibadeti, tesbihi, namazı orucu böyle alırlar, arı vızıltısı gibi vızıltıyla oraya götürürlerken, o melek sorar:

"--Dur!.. Bu ne, ne götürüyorsunuz, nereye götürüyorsunuz?"

"--İşte falanca kul şu ibadetleri yaptı, şunları şunları yaptı; onları götürüyoruz."

"--Geriye götürün, bunları o herifin yüzüne çalın, kafasına patlatın onun! O adam riyâkâr, Allah bana: 'Riyâkârların amelini burdan öteye geçirme!' dedi, ben onun amelini yukarı geçirmem." diyor

Semâ kapıları oyuncak değil, bilin bunları... Bir taraftan da titreyelim, korkalım! Münafığın, mürâinin, riyâkârın, günahkârın, amellerini geçirmiyor. Bunun bilin, bir...

Bir de müjdeli tarafını söyleyeyim muhterem kardeşlerim: Gece olunca, sadece bir gecenin değil her gecenin yarısı geçince, üçte biri geçince, üçte ikisi geçince, bir miktarı geçtikten sonra, semânın kapıları açılır! Ne demek istiyorum?.. "Gece kalkıp teheccüd namazına, zikre, tesbihe, istiğfara girişin!" demek istiyorum. O zaman semânın kapıları açılır. Bekçi yok kapıda tevbe et, dua et, ibadet et... Geri çevirir haa!.. Ne yüzümüz var, ne halimiz var? Ama geceleyin, dualar makbul oluyor, göğün kapıları açılıyor. O zaman Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin dergâhına ibadetlerimiz dualarımız, kontrolsüz, engelsiz ulaşıyor.

Bundan ne çıkartıyoruz? "Geceleri kalkın, gecenin yarısı geçince, üçte biri geçince, üçte ikisi geçince, ne zaman kalkarsanız kalkın, münâsib bir zamanında abdest alın, namaz kılın, tevbe edin, dua edin de o gecenin o mübarek vaktinden istifade edin!" diye söylüyoruz. Çünkü Mi'rac gecesi senede bir defadır ama, her gecede bu devlet, bu saadet, bu imkân, bu fırsat vardır; onun için söylüyorum.

Geceleyin ibadet etmek için akşam erken yatın, uykunuzu alın, teheccüde kalmaya kendinizi alıştırın. Bu, Müzemmil Sûresi'nde geçiyor, Allah-u Teàlâ Hazretleri başka âyetlerle Peygamber Efendimiz'e tavsiye etmiş:

(Ekımis-salâte lidulûkiş-şemsi ilâ gasekıl-leyli ve kur'ânel-fecr, inne kur'ânel-fecri kâne meşhûdâ. Ve minel-leyli fetehecced bihî nâfileten lek, asâ en yeb'aseke rabbüke makàmen-mahmûdâ.) Peygamber Efendimiz'i teşvik ediyor; "Geceleyin kalk, teheccüd namazı kıl, Rabbın seni makam-ı mahmûda ulaştıracak, onun şükrünü edâ et, onun için çalış!" diyor Peygamber Efendimiz'e...

Bize de fırsat, bizim için de büyük fırsat... Gecelerin kıymetini bilin, ömrünüzün saniyelerinin kıymetini bilin; akşamları, geceleri kahvelerde harcamayın! Akşam erken yatın, yatsı namazın kılın yatın, gece kalkın, göğün kapıları açıkken Allah'a yalvarın!.. Bu gece de açılacak, bu gece Mi'racdır, kandil olduğundan değil, her gece açılıyor ve Allah-u Teàlâ Hazretleri semâ-i dünyaya nüzûl eyleyip; ne demek bu kelimelerin Türkçe'si? Allah-u Teàlâ Hazretleri en yakın semâya lütfuyla keremiyle, teşrif eyleyip, inip kullarına seslenir. Ama semâ-i dünyanın ne kadar büyük olduğunu demin söyledik... Ordan seslenir:

"--Yok mu benden affını isteyen?!.. Haydi affını istesin, affedeceğim. Yok mu benden rahmetimi isteyen?!.. Dilesin, vereceğim. Yok mu benden bir duası, talebi olan?!.. İstesin haydi, vereceğim!.." dediği zamanlar var gecenin içinde...

O fırsatı kaçırmayın, o pazarı kaçırmayın! Güneşi üstünüze doğdurmayın, gece ibadetini kaçırmayın!..

f. Mi'racın Süresi

Bakın eğer, İsrâ ve Mi'rac hadisesi rüyada olsaydı, bedenen olmasaydı, melek niye durdursun? Bizi durdurmuyor ki; kıyameti görüyoruz, sıratı görüyoruz, rüyada görüyoruz, o zaman insan durmuyor. Demek ki, gerçek bir seyahat ki, melek durduruyor, sorgu sual soruyor. Muhterem kardeşlerim burdan anlayın, ip uçlarından olayın büyüklüğünü anlayın! Olayı küçültmeyin, olayın muazzamlığını anlayın diye bunları söylüyorum, okuyorum, sahih kitaplardan söylüyorum.

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Sonra bu olayın vuk? bulduğu müşriklerin inkârından da belli; kâfirlerin, müşriklerin inkâr etmesinden de bu olayın olduğu anlaşılıyor. Demek ki, Peygamber Efendimiz söylemiş ki, inkâr etmişler. Söylemeseydi inkâr ederler miydi?.. Demek ki, Peygamber Efendimiz söylemiş, demek ki bu olay var ki, kâfirler inkâr ediyorlar. Olmayan şey inkâr edilir mi? Hiç böyle bir şey olmasaydı, böyle bir inkâr da kitaplara girmezdi; ordan anlayın.

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Tabii yedi kat semâyı geçti, semâlarda neler gördü?.. Bunlar bir hadise sığmaz. Peygamber SAS Efendimiz'in çok hadis-i şeriflerini okudum. Bunlar Sıhah-ı-Sitte'de, altı sıhhatli hadis kitabında yazılan sapasağlam rivâyetler, çoğu Peygamber Efendimiz'in Mi'racdaki müşahadeleri... Mi'racla ilgili çok bilgi var, ciltlerle bilgi var, çok şeyler göstermiş Allah-u Teàlâ Hazretleri...

Mi'rac hadisesi ne kadar sürmüş?.. Rivâyetlere göre üç-dört saatte deniliyor. Yâni Ümm-ü Hâni Hazretleri'nin evinde yattı, Harem-i Şerif'e geldi, abdest aldı, manevî hazırlıklar tamamlandı. Kuds-ü Şerife gitti, namazları kıldı, yukarıları dolaştı, geldi, Ümmü Hâni Hazretleri'nin evine döndü. Üç-dört saatlik bir şey...

--Bu kısa zamanda bu kadar geniş müşahadeler olur mu?

--Olur!..

Olduğunun isbatı şu: Şimdi burda beni dinleyen kardeşim var, arkadaşlarım var, siz de kendinizden biliyorsunuz; insan bazen dalıyor. Meselâ arkadaşlarıyla konuşurken dalıyor insan... Gece uyumamış, yorulmuş, çok çalışmış, başı önüne düşüyor, uyuyor. Bir uyuyor, bir uyanıyor, insan rüya görüyor... Şimdi burdaki arkadaşımı niçin söylüyorum? Biz onunla bir yere gidiyorduk, otobanda arabayı sürüyor, ben de kendisiyle konuşuyorum, gündüz:

"--Hay Allah yâ!.." dedi, elini dizine vurdu

"--Ne oldu, çıktığımız şehirde bir şey mi unuttun?" dedim. Yâni, "Hay Allah şunu alacaktım, almayı unuttum, dönelim mi demek istiyorsun?" dedim.

"--Yok..."

"--Ee, niye 'Hay Allah!' dedin?"

"--Uyudu

Yorum (yok) Yorum yaz!

RASÜLÜLLAH'A ÜMMET OLMA ŞEREFİ


2/11/2008 · Kategori: MIRA_

sûlüllah'a Ümmet Olma Şerefi





 

RASóLÜLLAH'A ÜMMET OLMA ŞEREFİ

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Elhamdü lillâh... Elhamdü lillâh... Elhamdü lillâhi hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh... Alâ külli hàlin ve fî külli hîn.

Ves-salâtü ves-selâmü alâ hayra halkıhî tâci ruûsina seyyidil-evvelîne vel-âhirîne muhammedinil-mustafâ... Ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsânin zevis-sıdkı vel-vefâ... Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!..

Rabbimize sonsuz hamd ü senâlar olsun Mübarek diyarları ziyaret etmek nasib etti. Üç mübarek ayın birincisi olan Receb ayının sonlarındayız. Recebin ilk gecesi yılın en mübarek beş gecesinden birisidir. İlk cuma gecesi de Regàib kandilidir. Şimdi Recebin sonuna geldik. Recebin sonunda bir mübarek gece daha var, o da Recebin 26'sını 27'isine bağlayan gece, Mi'rac kandilinin sene-i devriyyesinin tes'îd edildiği gecedir.

Bu akşam ya da yarın akşam Mi'rac kandilidir. Araplara göre takvim biraz farklı bizden, bu akşam Mi'rac kandili; bize ve Avustralya'ya göre yarın akşam, perşembeyi cumaya bağlayan gece kandil gecesidir. Ama öyle de olsa, böyle de olsa biz zâten burda, mübarek bir beldede bulunuyoruz, Harem-i Şerif'te bulunuyoruz.

Cidde'den gelirken şu şekilde, rahle tarzında bir binanın altından geçtik. Orası Harem-i Şerif'in hudududur, ordan başlar Harem-i Şerif... Ordan önce bir asker kontrolünden geçiliyor. Müslümanlardan gayrısını buraya sokmazlar. Gayrimüslim olanlara, "Sen şu tarafa!" derler, onları savuştururlar. Bu tarafa ancak müslümanlar girebilir.

Elhamdü lillâh biz de nasîb oldu, geldik. Tabii bu, her müslümana da nasib olmuyor. Onun için daha çok şükretmemiz lâzım!..

a. Kâbe'nin Mübârekliği

Rivayetlere göre, bu Kâbe'nin olduğu yere Hazret-i Adem AS atamız bir bina yapmış, bir mâbed yapmış. Ama Hazret-i Adem Atamızın zamanı çok evvelki zamanlar olduğu için, asırların geçmesiyle, tabiat hadiseleriyle, yağmurlarla, felâketlerle, zelzelelerle, tufanlarla bu bina kaybolmuş, sadece kumların altında temelleri kalmış. İbrâhim AS o temelleri bularak, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin emri üzere buraya yerleştirmiş olduğu mübarek evlâdı İsmâil AS'la beraber Kâbe'yi binâ eylemiş.

Kâbe-i Müşerrefe Peygamber SAS Efendimiz'in zamanında da bir tamir görmüştür. O zaman da sellerden hasar görüp duvarı çatlamıştı. Çünkü sel dağın yüksek tarafından, Safâ ile Merve arasından gelirdi, Mesfele tarafına doğru akardı. Dağlara şiddetli rahmet yağdı mı, Kâbe-i Müşerrefe'nin olduğu mıntıkaya birikir, ordan aşağı akardı. Bazan Kâbe-i Müşerrefe'nin içi sel sularıyla dolardı.

Dikkat ederseniz, mescidin bir tarafından girin, Kâbe-i Müşerrefe'ye doğru ilerlerken her indikçe merdivenleri sayın, onbeş-yirmi merdiven aşağıya iniliyor. Ben saymıştım ama unuttum rakamı... Yâni dâimâ dışırdan giriş yerimizden daha aşağıya iniyoruz. Biraz duraklıyoruz, yürüyüroz, ondan sonra yine iniyoruz. Ta en aşağıya inmek için yine birkaç merdiven iniyoruz. İşte oraya su birikirdi.

Bir sel suyu biriktiği zaman, Hocamız Mehmed Zâhid Kotku Efendimiz yüzerek tavaf yapmış. Ayrıca bizim Ankara'daki ihvânımızdan İsmâil Turan vardır, mühendi; o da yüzerek tavaf yaptığını söyledi. O da burda mühendislik yaparken, böyle şiddetli rahmet yağmış, tıkanmış, dolmuş; o da yüzerek tavaf yapmış.

Ben de çok şiddetli yağmur yağdığı zaman Altınoluk'tan şakır şakır suların aktığını; onun altında güvercinler, kumrular gibi, yem atıldığı zaman kuşlar nasıl böyle birbirine karışır; Kâbe-i Müşerrefe'nin üstünün tozu toprağı, o mübarek tozlar, suyla beraber benim üstüme de gelsin diye, insanların onun altında kaynaştıklarını gördüm.

Hâsılı, duvarları çatladığı zaman Kâbe-i Müşerrefe'nin, tamir edelim demişler ama, müşrik oldukları halde çekinmişler. Neden müşrik olmuşlar?.. İsmâil AS'ın öğrettiği asıl dindarlığı, Hanif dinini, İbrâhim AS'ın dinini, İsmâil AS'ın öğrettiklerini unutmuşlar, Kâbe'nin içini putlarla doldurmuşlar. Aslında Allah'ın mübarek mahalli...

Onlar da Kâbe'nin mübarek olduğunu biliyorlar, Kâbe'ye suikast edenin de belâsını bulduğunu biliyorlar.

Fil Sûresi'nde ayet-i kerime ile sabit; Yemenli Ebrehe yıkmak için buraya ordu göndermiş ama, ordusu perişan olmuş.

(Elem tera keyfe feale rabbüke biashàbil-fîl. Elem yec'al keydehüm fî tadlîl.) [Rabbin filsahiplerine neler etti, görmedin mi? Onların planlarını boşa çıkarmadı mı?] "O fillerle gelen ordu nasıl perişan oldu. (Ve ersele aleyhim tayran ebâbîle termîhim bihicâretin min siccîl. Fecealehüm keasfin me'kûl.) [Onların üstüne ebâbil kuşlarını gönderdi. O kuşlar onların üzerlerine pişkin tuğladan yapılmış taşlar atıyordu.] Parça parça, yenik ekin gibi delik deşik oldular. "Gökten kuşların attığı taşlarla perişan oldular. Filleri filân para etmedi. Yâni biliyorlar.

Hattâ Ebrehe'nin ordusu Müzdelife'ye kadar geldiği zaman, orda yüz tane deve görmüşler. Peygamber Efendimiz'in dedesi Abdülmuttalib'in develerini almışlar. Orduya karavana lâzım, kesecekler, yiyecekler.

Develerinin gasbedildiğini öğrenince, Abdülmuttalib kalkmış, Müzdelife'ye, Ebrehe'nin çadırına gitmiş. Demiş ki:

"--Askerleriniz benim develerimi gasbetmiş, söyleyin versinler!"

Adam şöyle tepeden bakmış ve dudak bükmüş, demiş ki:

"--Yâ ben de seni gözümde büyütüyordum, muhterem bir insan sanıyordum. Bir kabilenin başkanısın. Ben senin dedelerinin yaptırdığı Kâbe'yi yıkmağa geliyorum, sen bana ricaya geliyorsun. Ben de sandım ki, 'Ne olur, Kâbe'yi yıkma!' diye yalvaracaksın. Hiç Kâbe'den bahsetmiyorsun, 'Askerlerin benim develerimi almış, develerimi geri ver!' diyorsun. Ne biçim adamsın?.." demiş Abdülmuttalib'e.

Abdülmuttalib'in cevabı çok güzel! Okuyunca ben çok beğendim, siz de beğeneceksiniz. Demiş ki:

"--Ey emir, ey komutan! Ben develerin sahibiyim, Beytullah'ın sahibi Allah... Sahibi onu korur." demiş.

Daha henüz İslâm gelmemiş ama, zihniyete bak, Mekkelilerdeki düşünceye bak!.. "Ben ondan endişe etmiyorum, benim onu rica etmeme lüzum yok. Beytullahın sahibi Allah, Allah korur beytini!" demiş.

Bunun üzerine Ebrehe:

"--Verin şunun devesini!" demiş.

Sonra Kâbe'yi yıkmağa kalkışmış ama, felâket gelmiş başına...

Buranın ahalisi tecrübe etmişler, müşrik de olsalar Kâbe'nin mübarekliğini biliyorlar. Duvarı çatlamış, dokunamıyorlar Kâbe'ye... İçlerinden birisi çıkmış, demiş ki:

"--Yâhu tamir edelim, iyi niyetliyiz, şunun taşlarını indirelim, düzeltelim şurayı!"

Yanaşamıyor kimse... Hattâ öldürmek için üstüne saldırdıkları bir insan, Kâbe'nin örtüsünün altına sığınsa, ona bile dokunamıyorlar. Kâbe'den korkuyorlar, Kâbe'ye hürmetleri çok fazla... Sonra bir tanesi demiş ki:

"--Burda kötü bir şey yok, bunu tamir etmezsek bu yıkılacak. Yıkık da olmaz. Ben bunun yavaş yavaş taşlarını aşağıya alacağım!" demiş.

Bir gün bir iki taş almış, herkes uzaktan seyretmiş. "Bu gece bu adam ölür... Bu gece bu adamın başına bir felâket gelir... Bu gece bu adam kimbilir ne olacak?" diye beklemişler. Fakat bir şey olmamış. Ertesi gün o zat yine gelmiş, birkaç taş daha indirmiş. Ertesi gün biraz daha...

Onun üzerine anlamışlar ki, Allah'ın rızası var. Tamir maksadıyla taşlarının sökülmesine kızmayacak, gazab etmeyecek Allah-u Teàlâ Hazretleri... Elbirliği ile Kâbe'nin duvarlarını indirmişler, yeniden tamir etmişler.

Allah nerelerden kereste buldurtmuş. Kereste yüklü bir gemi batırtmış Kızıldeniz'de... Bunlar duymuşlar, ordan malzeme getirmişler. Kâbe'yi yeniden binâ etmişler Peygamber Efendimiz'in zamanında...

Hattâ Hacerül-Esved'i yerine koyacakları zaman ihtilâf olmuş. Hacerül-Esved çok mübarek bir taş... Birisi demiş ki:

"--Ben bu çevrenin en soylu kabilesinin reisiyim, bunu benim koymam lâzım!"

Ötekisi demiş:

"--Hayır, o şerefi sana bırakamayız, ben kayacağım!"

Ötekisi demiş:

"--Hayır, ben koyacağım!"

Kılıçlarına sarılmış herkes... Sonunda demişler ki:

"--Kâbe'de savaş olmaz. Kâbe'nin Bâbüs-Selâm'ından ilk giren şahıs kimse, onu hakem yapalım! O, 'Şu koysun!' desin, onun hükmüne razı olalım!" demişler.

Kılıçları bırakmışlar, kavgayı bırakmışlar, çekişmeyi bırakmışlar, "Bâbüs-Selâm'dan içeri kim girecek?" diye bakıyorlar. O zaman Bâbüs-Selâm, şimdi Makàm-ı İbrâhim'in olduğu yerlerde, orta yerde... Kâbe'nin etrafı duvarla çevrili, şimdiki Zemzem kuyusunun olduğu yerler, o zaman Mescid-i Haram'ın dışında...

Babüs-Selâm'dan kim gelecek diye beklerlerken, Peygamber SAS Efendimiz çıkmış gelmiş. Daha henüz peygamber değil... Onun geldiğini görünce sevinmişler:

"--Muhammed el-Emîn geldi, onun hükmü iyidir, adaletli hüküm verir; razıyız onun hükmüne..." demişler.

"--Yâ Muhammed, gel! Şöyle bir müşkilimiz var, 'Bu mübarek taşı buraya kim koyacak?' diye ihtilâf ettik. Sen ne dersin?" demişler.

Peygamber SAS Efendimiz mübarek ridâsını, yâni omuzuna aldığı üst kıyafetini, gömleğini çıkartmış, yere koymuş. Hacerül-Esved'ide onun üstüne koymuş. Gömleğinin her terefınden kabile reislerine tutturmuş.

"--Kaldırın bakalım!" demiş.

Hacerül-Esved'i kaldırttırmış, mübarek elleriyle yerine koymuş.

Yâni, tamirinin böyle olduğunu biliyoruz. Kâbe'nin mübarek ve muhterem olduğunu biliyoruz. Onları anlatmak için söyledik. Kâbe'nin çok şerefli, çok değerli olduğunu biliyoruz.

Yine Peygamber Efendimiz'in hadis-i şeriflerinden ilginç bir mânâ biliyoruz. Peygamber Efendimiz dedi ki Kâbe-i Müşerrefe'ye:

"--Ne kadar güzelsin, ne kadar mübareksin yâ Kâbe! Ne kadar şereflisin, ne kadar izzetli, kıymetlisin! Amma Allah'a yemin olsun ki, mü'minin kalbi Allah indinde senden daha kıymetlidir."

Yâni ne demek: Mü'minler, Kâbe'ye hürmet eden insanlar, Kâbe'yi yıkmağa nasıl çekiniyorsa, mü'minin kalbini de yıkmağa öyle çekinmeli, daha çok çekinmeli!.. Çünkü mü'minin kalbini kırdı mı, Kâbe'yi yıkmaktan daha fenâ oluyor. Bu da güzel bir şey, bu da hatırda kalmalı!..

İşte bu mübarek diyara, bunun etrafına Harem mıntıkası deniliyor. Harem mıntıkası ne demek?.. Muhterem demek; şuçun işlenmeyeceği, saygısızlığın, edepsizliğin yapılmayacağı, muhterem mıntıka demek... O rahle şeklindeki binadan başlıyor ve ordan bu tarafa müslüman olmayan giremiyor. Müslüman olanlara nasib olan bir ziyaret bu...

b. Hac ve Umre Ziyareti

Şimdi İbrâhim AS tamamlayınca Kâbe'nin binasını, Allah-u Teàlâ Hazretleri buyurmuş ki, bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Ve ezzin fin-nâsi bil-hacci ye'tûke ricâlen ve alâ külli dàmirin ye'tîne min külli feccin amîk.) "Yâ ibrâhim, seslen bütün insanlara..." [İnsanlar arasında haccı ilân et ki, gerek yaya olarak, gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun argın develer üzerinde Kâbe'ye gelsinler.]

Ezzin, seslen demek. Ezân da minâreye çıkıp seslenme oluyor ya; müezzin minâreye çıkıyor (Hayye ales-salâh!) "Namaza gelin!" diye bağırıyor. "İnsanların içinde seslen, benim emrimle yaptığın bu mukaddes mâbedi ziyarete gelsinler!"

İbrâhim AS demiş ki:

"--Yâ Rabbi, benim sesim nereye kadar duyulur? Etrafta ne kadar insan var, kaç kişi duyar benim bu bağırmamı?.."

Allah-u Teàlâ Hazretleri buyurmuş ki:

"--Yâ İbrâhim, sen seslen, onu duyurmak bizim kudretimize ait, biz duyururuz onu!.."

Onun için İbrâhim AS:

"--Ey insanlar, Allah bu mübarek beldeyi ziyareti emretti. Haydi ziyarete gelin!.." dediği için, çağırdığı için, biz de

(Lebbeyk, allàhümme lebbeyk) diyoruz. Ne demek?.. "Duydum, tamam, geliyorum yâ Rabbi! Emrine uyuyorum yâ Rabbi, davetini kabul ettim yâ Rabbi!.. Tamam, geliyorum." demek; "Tekrar tekrar emrindeyim, emrin başım üstüne..." demek... Her ne kadar aklımız o daveti hatılamıyorsa da, ruhumuz o daveti duymuş olduğu için, biz de lebbeyk çeke çeke buraya geliyoruz.

Bu kutsal yer iki türlü ziyaret edilir:

1. Zilhicce ayı içinde... O ziyarete hac derler.

(Ve lillâhi alen-nâsi hiccül-beyti menistetàa ileyhi sebîlâ.) [Yoluna gücü yetenlerin o evi haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerinde bir hakkıdır.] Hac bu ayetle farzdır. Bir kimse o mâlûm ayda, mâlûm şekilde, Cebrâil AS'ın öğrettiği şekilde, burada Arafat'a çıkıp, farz tavafı yapıp, menâsik-i hac dediğimiz haccın usül ve erkânını yerine getirdiği zaman haccetmiş olur.

2. Hac zamanının dışında yapılan ziyarete umre veya i'timâr denir. Umre yapana àmir de derler, mu'temir de derler.

Şimdi hac zamanı değil, mübarek Receb ayındayız. Biz de Allah'ın emri üzere, dâveti üzere bu mübarek mâbedi ziyarete geldik. (Lebbeyk, allàhümme lebbeyk) "Başüstüne yâ Rabbi! Sen çağırdın ya, emrin başım üstünde, gözüm üstünde... Geliyorum yâ Rabbi, tamam yâ Rabbi, dâvetini duydum yâ Rabbi!.." diye koşa koşa geldik.

(Lebbeyk, allàhümme lebbeyk. Lebbeyke lâ şerîke leke lebbeyk. İnnel-hamde ven-ni'mete leke vel-mülk. Lâ şerîke lek.) diye diye; Allah'ın varlığını, birliğini, kendisinden başka mâbud olmadığını ifade ede ede; mülkün, egemenliğin onun olduğunu söyleye söyleye, kutsal bir ziyaret için geldik.

O Harem'in içi öyle mübarek bir yer ki, normal kıyafetimizle bile gelemedik. Saygı ile geldik. Elbiselerimizi çıkarttık, zînetlerimizi çıkarttık, üniformalarımızı çıkarttık, ünvanlarımızı çıkarttık, omuzlarımızdaki rütbeler kalmadı, hepimiz iki basit örtüye büründük erkekler olarak... Aşağımıza hamamdaki gibi bir bez doladık, omuzumuza ikinci bir bez aldık. Dikişsiz, terzisiz, makassız, ipliksiz, basit bir şekilde, baş açık, yalın ayak... Bu ne demek?.. En sade kılık kıyafetle, en basit şekilde, kulluğumuzu en iyi idrak ederek, buraya en büyük hürmeti göstererek öyle geldik.

İnsan bu mânâları anladığı zaman, böyle uçakta erir, uçaktan inerken erir, yere bastığı zaman erir... Kâbe'yi görünce erir, tavaf ederken erir, Zemzem suyunu içerken erir, sa'y ederken erir, hiç bir şey kalmaz. Anlasa, mum gibi erir erir, biter insan...

Ganî Mevlâm nasîb etse,
Varsam ağlayu ağlayu;
Medîne'de Muhammed'i,
Görsem ağlayu ağlayu...

Delil yapışsa elime,
Lebbeyk öğretse dilime,
İhram bezini belime,
Sarsam ağlayu ağlayu...

Yunus ağlaya ağlaya yapmış bu işi, biz niye gülüyoruz bilmiyorum ki... Müezzin mahfilinin altında oturuyoruz, bir çay kahve içmediğimiz kalıyor. Gelsin çaylar, kahveler... Yâhu Yunus ağlamış, biz niye gülüyoruz?.. Böyle bir mübarek yere gelmişiz. Sonra üçayların Receb ayında gelmişiz. Receb ayı da bu Harem-i Şerif gibi haram aylardandır, yâni muhterem aylardandır. Yâni edepsizliğin şiddetle yasak olduğu, şiddetle cezalandırıldığı aylardandır.

Recebül-ferd, tek... Recebül-esam, hasımların birbirlerinin varlığını görmediği, husûmeti bıraktığı zaman... Recebül-esab, Allah'ın rahmetinin gürül gürül kulların üzerine döküldüğü zaman... Zaman da güzel, mekân da güzel!.. Allah bize de o güzellikleri anlayıp, onlardan istifade etmeyi nasib etsin...

İmam-ı Gazâlî (Rh.A)'i çok seviyorum. O demiş ki İhyâu Ulûm isimli kitabında: "Allah'ın rahmeti gökyüzünden yağmur gibi iner, şakırşakır iner. Allah'ın rahmeti iner ama, kabı müsâit olanın kabına dolar rahmet... Kap, kacak, tencere, tava, tepsi müsâitse, gökten yağan rahmet içine dolar. Kap ters olduğu zaman içine bir şey girmez."

Hâsılı, şunu vurgulamak istiyorum: Çok mübarek bir yere geldik. Belki evimiz burdan daha konforlu, daha rahat, daha lüks... Belki masamız daha zengin... Gerçi eski ziyaret edenlere göre, burda padişahlar gibi yaşıyoruz ama; bazıları eskiyi hiç bilmez, milletin burda neler çektiğini bilmez. Su bulamadığını, develerle veya deve de olmadan kumlara bata çıka yaya geldiğini bilmez. Uçakla üç saatte geldiğinin çok büyük bir nimet olduğunu bilmez. İstediği yerde soğuk Zemzem bulunduğunun çok büyük bir nimet olduğunu bilmez. Bilmez de bilmez.

Çok mübarek bir yere geldik, çok mübarek bir zamandayız; bir de ya bugün akşam, ya yarın akşam Mi'rac kandili... Hangisi daha doğru?.. Dedelerimiz, mübarek insanlar, rahmetullàhi aleyhim ecmaîn; "Her geceni Kadir bil, her gördüğünü Hızır bil!" demişler. İhtiyat eden kazanır. İhtiyat etmeyeni şeytan aldatır. "Bugün kandil gecesi değil, sen yarın ihyâ edersin!" der, bugünü atlattırır. Yarın da, "Dündü, artık boş ver!" der, boşa geçirttirir. Şeytanın işi çok korkunçtur, yaptırtmaz ibadeti... Onun için şeytana uymamak lâzım!.. İnsanın her geci Kadir bilmesi lâzım, Mi'rac bilmesi lâzım, istifade etmesi lâzım!..

Ben ayıplamaktan korkarım insanları... Çünkü Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: "Bir müslüman bir müslümanı ayıplarsa, ayıpladığı şeyi aynen kendisi işlemedikçe ölmez, Allah onun canını almaz. Ceza olarak, Allah o kabahati bir gün gelir, ona da yaptırtır. Neden yaptırtıyor. Suçlu, müslümanı ayıpladı da ondan..."

Ayıplamak yok İslâm'da. Ayıplamıyorum ama, bir şeyi ihtar etmek istiyorum: Bu mübarek mekânların, bu mübarek zamanların kıymetini bilelim!.. Burası Asmaaltı kahvehanesi değil, Emirgân gazinosu da değil, sohbethane de değil, şehir kulübü de değil... Burası Beytullah, Mescid-i Haram, mübarek mahal... Burada insanın her sözüne dikkat etmesi lâzım!..

Edep sahibi insanlar burada abdest bozmamışlar. Öyle insanlar okudum ki evliyâullahtan, ulemâ-i izâmdan, abdest bozmak için Harem-i Şerif'in dışına çıkarmış, abdestini bozarmış, abdestini alırmış, öyle gelirmiş. Hem de minibüsle değil...

Altı-yedi günde bir abdest alırlarmış. Uyku uyumuyorlar demek ki... Yemiyorlar da... Melek gibi bir şey... Ama hürmetlerinden... Kimisi ayakkabı giymemiş, buralara Rasûlüllah ayağını basmış, nasıl ayakkabı ile basarım diye.

Millet şimdi muzu yiyor, kabuğunu yola atıyor; kokakolasını içiyor, kabını tıngırt yere atıyor. Ödüm patlıyor benim... Burası Peygamber Efendimiz'in dolaştığı mübarek bir yer, Mekke-i Mükerreme; kıymetini bilmiyoruz. Tabii hürmet etmeyen hürmet bulmaz, merhamet etmeyen merhamet bulmaz. Edebe riayet etmeyen, mükâfât almaz. Onu bilelim, edebe riayet edelim!.. Bu bir.

c. Peygamber Efendimiz'in Üzüntüsü

İkincisi: Mi'rac, Peygamber SAS Efendimiz'e Allah tarafından sunulmuş çok büyük bir ikram... Peygamber Efendimiz'den başka hiç bir peygambere nasib olmamış bir mübarek ilâhî davet... Hàl-i hayatında hiç bir beşerin görmediği yerleri, Allah'ın kendisine gösterdiği bir seyran, bir cevlân, bir dolaşma... Hiç bir beşere nasib olmamış olan mübarek bir iş, olay, hadise...

Bu hadise Peygamber Efendimiz'e Recebin yirmialtısını yirmiyediye bağlayan, pazarı pazartesiye bağlayan gece ikram olunmuş. Neden?.. Çünkü Rasûlüllah SAS Efendimiz çok üzülüyordu. Çok baskı altındaydı, Müşrikler çok bastırıyorlardı, zalimler çok zulüm yapıyorlardı. Çok inkâr ediyorlardı, çok tâciz ediyorlardı. Güçlerinin yettiği müslümanlara çok ezâ, cefâ ediyorlardı. İşkence ile öldürdükleri vardı. Baskı yapıyorlardı, mal satmıyorlardı. Kız alıp vermiyorlardı, konuşmuyorlardı, hakaret ediyorlardı.

Peygamber SAS Efendimiz de dinini yaymağa çalışıyordu, Allah'ın emrini yerine getirmeğe çalışıyordu. Bu diyarda onüç sene; bakın koca, mübarek, alemlere rahmet Peygamber-i Zîşan, onüç saat değil, onüç gün değil, onüç sene burada İslâm'ı tebliğ etti. Sadece buranın ahalisine değil, panayırlar kurulduğu zaman, panayırlara gitti. Müzdelife'de, Mina'da Arapların panayırları kurulurdu. Oralara bütün Arap kabileleri gelirdi. Peygamber Efendimiz de onlara gidip selâm verirdi, sorardı:

"--Siz nerden geldiniz?"

"--İşte biz Yemen'den geldik."

"--Siz nerden geldiniz?"

"--Biz Necid'den geldik."

"--Siz nerden geldiniz?"

"--Biz Suriye yakınlarından geldik."

"--Kimlerdensiniz?.."

"--Falanca oğulları, filânca kabilesindeniz."

"--Ben Allah'ın rasûlüyüm! Allah beni ahir zaman peygamberi seçti, bana Kur'an-ı Kerim'i gönderdi. (Lâ ilâhe illallah) "Allah'tan başka ilah yoktur." deyin, benim peygamberliğimi tasdik eyleyin!.. Putlara tapmayın; Ay'a, Güneş'e, lât'e, Menât'e tapınmayın!" derdi.

Anlattı, anlattı, onüç sene buralarda gayret etti. Onlar da tazyiklerini arttırdılar. Öyle şiddetli muhalefet gösterdiler ki, kırk kişi ancak müslüman oldu. Halbuki yüzüne bakan hayran kalıyordu Peygamber Efendimiz'in... Cihanın müslüman olması lâzımdı onüç yılda...

Bu neyi gösteriyor muhterem kardeşlerim?.. İslâm'ı anlatmaktan, öğretmekten yılmamak lâzım, bıkmamak lâzım! Ümitsizliğe düşmemek lâzım!.. Onüç yılda kırk kişi çok az... Neden?.. Müşrikler çok büyük muhalefet yaptıkları için, her yerden önünü kesmeye çalıştıkları için, çok zor ilerledi iş...

Peygamber Efendimizi birisine nasihat olarak söyleyeceklerini söylerdi. Arkasından müşrikler gelirdi:

"--Bunun dediğine inanmayın, bu şöyledir, böyledir. Bu bizim aramızdan çıktı da, sonra şöyle yaptı, bilmem ne..." diye aleyhinde konuşurlardı, onun söylediklerini sıfıra indirmeğe çalışırlardı.

Bazıları Peygamber Efendimiz'in söylediği sözlerin ilâhî vazife icabı olduğunu anlardı:

"--Çok doğru söylüyorsun, haklı söylüyorsun ama, biz şimdi sana tâbî olursak, Kureyş'le bozuşmamız lâzım! Kureyş'le bozuştuğumuz zaman da Arabistan'da işlerimiz tıkanır. Buralardan geçemeyiz, Şam'a gidemeyiz, Şam'dan mal getiremeyiz. Bu belâlı adamlar bize düşmanlık ederse, halimiz yaman olur. Onun için sana tâbî olamayız." derlerdi.

Dünya hesabı, ticaret hesabı, menfaat hesabı... Şimdi de durum aynı, şimdi de durum hiç farklı değil... Şimdi de:

"--Ben İslâm'ı desteklersem Amerika yardımı keser. Ben müslüman olursam memuriyetten atılırım. Ben İslâm'ı yaşarsam ticaretime zarar gelir. Ben Kur'an'a uyarsam şöyle olur, ben başımı örtersem böyle olur..."

Aynısı... Demek ki imtihan değişmiyor. Demek ki insan Allah'ın rızasını kazanmak için, o devreyi düşünecek; onüç yıl Peygamber Efendimiz'in burada ne sıkıntı çektiğini düşünecek.

Ama o sıkıntıların sonunda, Allah-u Teàlâ Hazretleri:

"--Gel Habîbim, sen çok mu üzüldün? Ben seni teselli edeyim, ben sana mükâfât vereyim; gözün nurlansın, gönlün şenlensin, ruhun rahatlansın!" diye Peygamber Efendimiz'i Mi'racı nasib etti, huzur-u izzetine davet etti.

Yâni sıkıntının en yüksek dorukta olduğu zamanda, mükâfâtın en büyüğü geldi. Burdan anlayacağız ki, sıkıntıdan sonra mükâfât var, sabırdan sonra selâmet var, itâatten sonra mükâfât var, ibadetten sonra sevap var!.. Yalan yanlış hesaplardan sonra da zarar var, ceza var, ikab var, belâ var, dünya ve ahiretin zararı var; bunu anlayacağız.

d. İmtihan Dünyası

Din imtihandır. Bu dünya hayatı imtihan yeridir. Bu imtihanı kazanmak için, mutlaka Allah bir insanın önüne imtihanı getirir, mutlaka onu tercih durumunda bıraktırır. Nereyi tercih edecek bakalım: Hakkı mı tercih edecek, bâtılı mı?.. Sevabı mı isteyecek, dünya menfaatını mı?.. Allah'ın rızasını mı arayacak, yoksa dünyadaki zevk ü sefasını mı düşünecek?..

Neyi düşünmesi lâzım insanın?..

(İlâhî ente maks?dî ve ridàke matlûbî) "Yâ Rabbi, ben seni istiyorum! Yâ Rabbi ben dünyayı istemiyorum, ben para istemiyorum, ben mutluluk istemiyorum, ben keyif istemiyorum, ben düğün bayram istemiyorum, ben eğlence istemiyorum, ben yılbaşı istemiyorum, ben gezme tozma istemiyorum; ben senin rızanı istiyorum, senin razı olmanı istiyorum, seni razı edecek işleri yapmak istiyorum! Ben benin rızânın peşindeyim, ben seni istiyorum yâ Rabbi!" demesi lâzım!..

Biz bunu diyoruz söz olarak, hocalarımız bize öğretti: (İlâhî ente maks?dî) "Yâ rabbi, maksudum, hedefim, gàyem sensin; (ve ridàke matlûbî) ben senin rızanı istiyorum!" Sözünü söylüyoruz, işin özüne ermeyi Allah nasib etsin...

Görülsün bakalım mertlerle, nâmertler!.. Bakalım Cenâb-ı Hakk'ın ihlâslı kulları kimmiş, zoru görünce kaçan, dönen, kaçaklar, dönekler kimmiş?.. Bu imtihan...

Tabii, imtihandan da korkuyorum ben, çok korkuyorum. Şahsen âciz, nâçiz bir kardeşiniz olarak imtihanden da çok korkuyorum, böbürlenmekten de çok korkuyorum. Çünkü çok zayıfız.

(İnnâ aradnal-emânete ales-semâvâti vel-ardı vel-cibâli feebeyne en yahmilnehâ ve eşfakne minhâ ve hamelehel-insân, innehû kâne zalûmen cehûlâ.) [Biz emâneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, sorumluluğundan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zâlim ve çok câhildir.] buyruluyor.İnsanoğlu için (zâlimen câhilâ) demiyor Allah... Zâlim, zulmeden demek; zalûm çok zulmeden, artık zulmü kendisine meslek edinmiş, azgın zâlim demek... Cehûl ne demek, câhillikte çok ileri gitmiş, azgın câhil demek, çok büyük câhil demek... İnsanoğlu için, tüm insanlar için böyle diyor.

Çok zâlim ve çok câhil oldukları için, Allah'ın kudretini, kahrını, gazabını iyi düşünemiyor insanlar. Gazabından kaçınamıyor, gazabına uğrayacak işler yapıyor. Câhil olduğundan işleri anlayamıyor. Onun için işin özünü anlaması lâzım, İslâm'ın özünü anlaması lâzım, hayatın özünü anlaması lâzım!..

Hayat zevk yeri değil, rahat yeri de değil... Hayat imtihan, hayat çalışma, hayat cihad, hayat mücâdele, hayat ibadet, hayat fedâkârlık, hayat Allah'ın rızasını kazanmak için her şeyi göze almak, icabında ölmek...

(İnnallàheşterâ minel-mü'minîne enfüsehüm ve emvâlehüm biennelehümül-cenneh) [Allah mü'minlerden mallarını ve canlarını, kendilerine verilecek cennet karşılığında satın almıştır.]

Mü'minlerin malları, canları hak yoluna fedâ olacak!.. Uzatmayalım, bildiğiniz hususlar.

Onüç yıl uğraştı, kabilelere gidiyordu, söylüyordu; "Ben Allah'ın rasûlüyüm, kabul edin!" diyordu. "Kabul ederiz, doğru söylüyorsun amma, Kureyş'i ne yapalım?.. Onlar bize düşmanlık ederse, hâlimiz fenâ olur." diyorlardı, yan çiziyorlardı. Bir kabile yan çizmedi. Bir şehrin ahalisi, "Tamam yâ Rasûlallah, senin peygamberliğini şimdi tasdik ettik, sana inandık." dedi. Kimler?.. Medine'den gelmiş olanlar... O zaman Medine'nin adı Yesrib idi. Yesrib'den gelenler dediler ki:

"--Yâ Rasûlallah tamam, biz sana inandık!"

Bu iki üç kisi Akabe'de toplandılar. Akabe buraya yürüyerek on dakikalık mesafe... Tam o toplantının yakınında bulunuyoruz. Toplandılar, Rasûlüllah'a söz verdiler, tâbî oldular, sana inandık dediler. Gittiler, ertesi seneye kadar Yesrib'de çalıştılar, uğraştılar, anlattılar, oranın ahalisini de heveslendirdiler. Ertesi sene yine geldiler buraya, temsilci mâhiyetinde oniki kişi olarak... Burada ikinci Akabe bey'atı oldu. Hicretin onikinci yılında. Bak oniki yıl geçtikten sonra nihayet müsbet bir kabul sesi Medine'den geldi. Peygamber Efendimiz'e dediler ki:

"--Yâ Rasûllah! Biz bir sene bu meseleyi konuştuk Medine'de; seni seviyoruz, seni kabul ettik. Sen Medine'ye buyur gel, biz seni kendimiz gibi koruruz. senin mallarını kendi mallarımız gibi koruruz. Buyur gel yâ Rasûlallah, davet ediyoruz seni Medine'ye..." dediler.

e. Mekke'den Kudüs'e Yolculuk

İşte o sene, hicretten bir yıl önce, Peygamber Eendimiz Kâbe-i Müşerrefe'de iken bu Mi'rac hadiseleri başladı.

Biliyorsunuz Kâbe'nin şöyle kuzey tarafında, Altınoluğun ön tarafında, yarım daire şeklinde bir alan var, bir duvar var. İçine de girilip namaz kılınabiliyor. Biz dışından tavaf ediyoruz. Oraya Hicr derler, Hatîm derler. Orası Kâbe'nin içidir.

Peygamber Efendimiz buyurdu ki: "Kâbe'yi yaparken malzememiz yetseydi, burayı da Kâbe'ye katardık. Burası da Kâbe'nin içidir."

Kâbe'nin içidir amma, Allah gemi batırıp da Kâbe'yi yapsınlar diye kereste gönderdi de, niye burasını kapattırmadı?.. İşte sizin bizim gibi gariban ziyaretçiler, kenardan girsin de Kâbe'nin içinde namaz kılsın diye. Çünkü Kâbe'nin içine girmek rahmete girmektir, dışına çıkmak günahlardan sıyrılıp çıkmaktır. O şeref için o duvarın iki tarafı açık... Oraya giren mağfiret olur, inşâallah... Hadisler böyle, vaad böyle... Allah umduğumuza nâil eylesin...

Orda oturuyordu Peygamber Efendimiz. Şöyle yaslanmıştı, uyuklar gibi bir haldeydi. Cebrâil AS geldi, melekler geldi. Peygamber Efendimiz'in göğsünü yardılar, kalbini çıkarttılar. Kalbinden pıhtı gibi bir şeyi aldılar. Altından bir leğen getirdiler, kalbini yıkadılar. Tekrar kalbini göğsüne koydular, göğsünü kapattılar. Meleklerin ameliyatı bu, doktorlarınki değil...

Ebû Tàlib'in kızı, Ümmü Hânî isimli akrabasının evi yakındı. Peygamber Efendimiz oraya uzanmağa gitmişti. Orası neresi?.. Hocamız, Mesfele'ye giden Abdül'aziz kapısına doğru kubbeler başladığı zaman, şöyle bir ilk kademeli yerde durur, namaz kılardı. Ordan Rükn-ü Yemânî çok güzel görünür. Kâbe'nin güney köşesi orası... Hacerül-Esved doğu köşesidir. Yâni güney köşesinin karşısında otururdu. Mi'raca ordan çıkmış Peygamber Efendimiz, onun için Hocamız orada otururdu.

O zaman Peygamber Efendimiz'in yanına, Burak diye bembeyaz bir varlık geldi. O zamanın insanları ya deveye, ya ata binerlerdi. Attan biraz küçükçe bir binek şeklinde göründü bu varlık. Burak kelimesinin Berk kelimesiyle ilgisi var... Berk, şimşek demek. Kelime bağlantısı ilginç... Şimşek gibi bir mahlûk, ama at şeklinde, binek gibi göründü Peygamber Efendimiz'e...

Cebrâil AS getirdi, Peygamber Efendimiz binsin diye önüne çekti. Peygamber Efendimiz üstüne bindi. Adımını gözün gördüğü yere atıyordu, oraya varıyordu. Yâni onun üstüne bindiği zaman Peygamber Efendimiz'in hızı öyleydi. Ufukta gözün gördüğü yere adımını atıyordu. Öyle gitti Peygamber Efendimiz Burak'la...

Mescid-i Haram'dan, buradan, şu bizim dolaştığımız yerlerde Peygamber SAS de dolaştı da, işte oralardan Burak'a bindi, Kuds-ü Şerif'e gitti. Ne kadar zamanda?.. (Leylen) Gecenin birinde gidiverdi. Hangi gece o?.. Mi'rac gecesi işte... Leylen, ne kadar kısa zamanda olduğunu gösteren bir kelimedir. Çünkü o zaman hızlı bir deve sürüşüyle bir ayda giderlerdi oraya... Burdan deveye bindiler mi, develerin ciğerlerini patlatarak, süre süre bir ayda giderleri oraya... Peygamber Efendimiz bir gecede gitti. Hem de kumları, aşağıyı göre göre gitti, kervanları göre göre gitti. Kervanın kaybolmuş devesini izleye izleye gitti. Birilerinin ötekine bağırışını duya duya gitti.

Bu nasıl bir gidiş?.. Demek ki rüya değil... Demek ki maddiyatla ilgili bayağı bir gidiş. Bundan a'lâsı ne olacak?.. Aşağıdaki kervanları görüyordu ve şaşıranlara da deveniz şu tarafta diye sesleniverdi Peygamber Efendimiz. Onun da hikmeti var, çünkü delil oldu sonradan... "Devenizi orda aramayın, deveniz şu tarafta!" diye sesleniverdi yukarıdan, geçti, gitti. Yâni maddî bir olay, ruh ve bedenle bir seyahat...

(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksallezî bâreknâ havlehû) Bir gecede, Mescid-i Haram'dan Kuds-ü Şerif'e, Mescid-i Aksà'ya götürüverdi. (linüriyehû min âyâtinâ) Çeşitli hikmetli olayları göstermek için... Teselli olsun diye. "Gel Habîbim, çok üzüldün, seni bu mendebur müşrikler çok üzdüler. Gel de biraz sana cenneti göstereyim, sefâlı ayetleri, delilleri göstereyim!" diye Allah-u Teàlâ Hazretleri Habîbini çağırdı, bir gecede oraya götürdü.

--Olur mu öyle şey?..

İnkâr kâfir eder insanı... Olduğunu Kur'an-ı Kerim İsrâ Sûresi'nde açıkça beyan ediyor. Şimdi de oluyor. Ben de Almanya'daydım pazar günü. Ordan saat ikide bindim uçağa, akşam buraya geldim, yatsı namazını burda kıldım. Yirminci Yüzyıl'da oluyor da, ondört asır önce niye olmasın?.. Kulların yaptığı uçaklarla oluyor da, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin gönderdiği Burak'la niye olmasın?.. Hiç tereddüt yok kalbimizde, pırıl pırıl, hiç şeksiz, şüphesiz, âmennâ ve saddaknâ... Evet öyle olmuştur. Bir gecede götürdü, göre göre götürdü.

f. Mi'racla Semâlara Yükselmesi

Sonra orada peygamberlerle, peygamberlerin ruhaniyetleriyle buluşturdu. Kuds-ü Şerif'ten de yedi kat semâvâta yükseltti. Bir yerden bir yere yükselmek neyle oluyor?.. Bir aletle, bir vasıta ile oluyor. Mi'rac, yükselme aleti demek. Ne olur?.. Olsa olsa asansör olur. Asansöre binince düğmeye basıyoruz, asansör bizi istediğimiz kata yükseltiyor.

Mi'rac nasıl bir şey?.. Peygamber Efendimiz diyor ki: "Mi'rac çok güzel bir şeydi, merdiven gibi bir şeydi, insan bakmağa doyamıyordu. Kuds-ü Şerif'ten semalara yükselmek için bir alet ki, nûrâniyetinden göz kamaşıyor. Çok latîf bir şey, görünümüne doyulamayacak güzellikte bir şey...

Mi'racla semâvâta yükseldi. Şimdi semâvâtı biraz anlatayım: Tebâreke Sûresi, yâni Mülk Sûresi'ni çoğunuz ezbere bilirsiniz. Bilmeyenler de ezberlesin! Yatsı namazından sonra okunması çok sevap; okuyana kabir azabı olmayacak, Tebâreke Sûresi kabirde yoldaş olacak. Tebâreke Sûresi'nde buyuruyor ki Allah-u Teàlâ Hazretleri:

(Velekad zeyyennes-semâed-dünyâ bimesâbîha) "Biz en yakın semâyı yıldızlarla donattık." Burda geçen dünyâ kelimesi, bizim Türkçedeki dünya anlamına gelmez. Bizim bugün dünya deyince anladığımız, beş kıtasıyla, okyanuslarıyla yerküredir. Dünyâ kelimesini o mânâda kullanmaz Araplar, biz kullanmışız. Araplar bu beş kıtalı okyanuslu küreye arz derler. Dünya ordaki yerküresi demek değil, en yakın demek...

"Biz en yakın semâyı yıldızlarla donattık." Bu ne demektir: Yıldızların olduğu bütün semâ birinci semâ demektir. Bundan sonra altı semâ daha vardır.

Semâvâttan sonra Kürsü vardır.

(Vesia kürsiyyühüs-semâvâti vel-ard) "Arzı ve semâları Allah'ın Kürsüsü kuşatmıştır."

Allah'ın Kürsü'sü nasıl bir şeydir?.. Bilinmez, anlaşılmaz, yeryüzünde misâli yok; şuna benzer diyemezsiniz.

Kürsü'yü ne kuşatmıştır?.. Kürsü'yü Arş-ı A'zam kuşatmıştır. Arş-ı A'zam'ın yanında Kürsü, şöyle ufacık bir varlık olarak kalır. Yâni o kadar muazzam...

O kadar muazzam mesafeleri, bir gecenin içindeki olaylar esnasında Peygamber SAS Efendimiz bir göz yumup açıncaya kadar geçti. Nasıl geçer, mühendis olan kardeşlerimiz düşünsünler.

Şimdi Amerika roket fırlatıyor Venüs'e, üç yıldır gidiyor, Venüs'ün yanına yanaşıyor, fotoğraf çekmeğe başlıyor. Venüs neresi?.. Venüs şurası, bizim komşu mahalle... Venüs çok uzak bir yer değil. Daha çok uzaklarda çok yıldızlar var... Dünyanın içinde bulunduğu samanyolundan uzaklaşması için bir insanın, uzay gemisinde yirmibin yıl gitmesi lâzım!.. Yâni yedi kat semâyı geçmenin ne kadar mühim bir olay olduğunu anlatmak istiyorum size...

Üç yıl önce Amerikalılar füze atmışlar, üç yıldır son süratle, kurşun gibi yolda gidiyor, Venüs'ün yanına daha yeni varmış. Venüs nedir?.. Venüs güneş sistemi içinde, bize yakın, komşu bir gezegendir. Çok yakın... Çok yakınına böyle giderse, bazı yıldızların ışıkları ışık hızıyla bize beş milyon senede, on milyon senede gelirse, bütün bu yıldızların olduğu semâ sadece birinci semâ ise; yedi kat semâvâtın, Arş'ın, kürsünün azametini idrak etmek mümkün bile değildir. İnsan anlayamaz bile... İnsanın kafası Kürsü'nün, Arş-ı A'zam'ın azametini anlayamaz bile...

Allah'ın Rasûlü yedi kat semâvâtı geçti Mi'racda... Nasıl geçti, nasıl olur bu iş?.. Işık hızıyla bile olsa, ışık hızıyla bir yerden diğer bir yere gelmek için zaman geçmesi gerekir. Beş milyon senede ışığını bize gönderen yıldızlar var. Yâni beş milyon sene önce ordan bir kırmızı ışık çakmış, bize bir işaret göndermiş, bir göz kırpmış... O kırpıntı bize geldiği zaman, o göndereli beşmilyon yıl geçti, belki orda o yok şimdi... Bize göz kırpan yıldız gitti, biz beş milyon yıl öncesinin sinyalını görüyoruz. Belki orda o yok şimdi.

Semânın büyüklüğünü anlayın diye söylüyorum, Mi'racın azametini kavrayın diye söylüyorum.

Peygamber Efendimiz demek ki ışıktan da başka bir şey oldu. Işık olsa ışık hızıyla gider, ışık hızı da değil... Zaten ışık hızıyla gittiği zaman kütle sıfır oluyor. Mühendisler, fizikçiler bilir.

Işık hızı filân da kalmadı, ışık hızı da yetmiyor. Çok daha büyük bir sür'atle Peygamber Efendimiz yedi kat semâvâtı geçti. Ama nasıl geçti?.. Bu semâları geçmek kolay değil. Meselâ ses hızını geçtiği zaman, uçak ses hızını geçerken büyük bir patlama oluyor, ses duvarını deldi diye. Uçak çalışırken bir gürültü yayıyor etrafa, kendi hızıyla o gürültüye yetişiyor, ses hızını geçerken muazzam bir patlama oluyor, çok tehlikeli bir sarsıntı geçiriyor. Bu iş tehlikeli diye mümkün olduğu kadar uçaklarda bunu yapmamağa çalışıyorlar.

Peygamber Efendimiz nasıl bir sür'atla, nasıl bir Mi'racla, nasıl bir koruma ile, muhafaza ile gittiyse, yedi kat semâvâtı geçti. Sidretül-Müntehâ'ya kadar vardı. Her semâda peygamberleri gördü; Adem AS'la konuştu, Yahyâ AS'la, İsâ AS'la, Hârun AS'la, İdris AS'la, Mûsâ AS'la konuştu. Yedinci semâda İbrâhim AS'la konuştu.

g. Rabbül-Âlemîn'i Müşâhede

Yedinci semânın yanında, Sidretül-Müntehâ'nın orda, şühedâ ruhlarının olduğu Cennetül-Me'vâ denilen cennet vardı. Sidretül-Müntehâ'ya geldiği zaman Cebrâil AS dedi ki:

"--Yâ Rasûlallah, ben burdan öteye gidemem!"

Allah'ın en büyük meleği, en kudretli meleği Cebrâil AS... Kanadıyla Lût kavminin beldelerini ters yüz edip de baş aşağı çeviren Cebrâil AS Sidretül-Müntehâ'da durdu. Refref geldi Peygamber Efendimiz'in önüne, selâm verdi. Peygamber Efendimiz Refref'e bindi. Cebrâil AS'a dedi:

"--Hadi gelsene!.."

İzahat veriyordu Cebrâil AS, anlatıyordu, bilgi veriyordu. Dedi ki:

"--Yâ Rasûlallah! Ben burdan bir parmak daha öteye gitsem, yanarım, Burdan ötesi benim harcım değil, ben burdan öteye gidemem!" dedi.

Peygamber Efendimiz gitti.

Ref olup ol şâha yetmişbin hecâb,
Nûr-u tevhid açtı vechinden nikàb.

Ne demek bu sözler?.. Cenâb-ı Mevlâ'nın cemâlini görmek için arada yetmişbin nurdan, yetmişbin zulmetten perdeler var. Kesretten kinâye veyahut hakîkaten sayı o kadar... Bu perdelerin hepsi kalktı. Cemâlullahın peçesi kalktı. Peygamber-i Zîşânımız, Habîbullah, Muhammed Mustafâ Allah-u Teàlâ Hazretleri'ni âşikâre gördü.

Şeş cihetten ol münezzeh Zül-Celâl
Bî kem ü keyf ona gösterdi cemâl.

Altı cihetten münezzehtir Allah... Yukarıdadır diyemezsin, aşağıdadır diyemezsin, öndedir, arkadadır diyemezsin, sağdadır, soldadır, mekândadır diyemezsin. Mekânın yaratıcısı Mevlâ kemiyetsiz, keyfiyetsiz, niceliksiz, niteliksiz, anlatılması imkânsız şekilde nasıl gösterdiyse, Habîbine cemâlini gösterdi.

Bî-huruf u lafz u savt ol pâdişâh,
Mustafâ'ya söyledi bî-iştibâh.

Harfler olmadan, lafızlar sesler olmadan, mânâları kalbine duyurdu, konuştu Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamber-i Zîşânımızla... Bizim konuştuğumuz gibi değil.

Ben söylediğim zaman benim ses tellerimde hava titreşiyor, sesler sizin kulağınıza geliyor. Bu seslerin bir araya kümelenişinden kelimeler oluşuyor, lafızlar meydana geliyor. Seslerle, lafızlarla ben size sinyal gönderiyorum. Sizin kulak zarınız titreşiyor, arkasındaki kemikçikler sallanıyor. Ses kulağın orda kalıyor, ordaki siniler kıpırtıları hissedip sinyal götürüyorlar beyne... Beyne elektrik gidiyor, siz beni anlıyorsunuz.

Yâni benim söz söylememle, sizin bu sözü anlamanız, insanı divâne eder. İnsanı Allah diye feryad ettirip yerlere yatırır. Gözyaşlarından ortalığı göle çevirtir.

(Errahmân. Allemel-kur'ân. Halekal-insân. Allemehül-beyân.) "Rahman olan Allah insanı yarattı. Kur'an'ı öğretti. Kelâmı, beyanı, anlatımı, sözü, yazıyı o öğretti."

Yaradan Mevlâmız öğretti bize bu konuşmayı... Biz bu karmaşık düzeni kurabilir miydik, biz bu konuşmayı yapabilir miydik?.. Biz bu sesleri, bu kulakları, bu dilleri, bu ses tellerini nerden yapacaktık?.. Kurulmuş düzenleri bozuyoruz. Biz mevcud intizamı devam ettiremezken, güzellikleri anlayamazken, bu güzellikleri yapabilir miydik?..

(İkra' bismi rabbikellezî halak. Halekal-insâne min alak. İkra' ve rabbükel-ekrem. Ellezî alleme bil-kalem. Allemel-insâne mâ lem ya'lem.) [Yaratan Rabbinin adıyla oku! O insanı alekadan, bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle yazmayı öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir.]

Kalemi, kalemle yazmayı, defteri, ilmi, irfanı öğreten Allah... Konuşmayı öğreten Allah... Beyni yaratan Allah, gözü yaratan Allah, kulağı yaratan Allah, dili yaratan Allah... Lisânı bize ilham eden, öğreten Allah... Peygamberler vasıtasıyla hep bunlar öğrenildi.

İşte ses seda olmadan, ses telleri kıpırdanmadan, nasıl elektrik sinyalleri beyne ulaşınca beyin algılıyorsa, Allah-u Teàlâ Hazretleri de Rasûlüllah SAS Efendimiz'le konuştu.

--Nasıl konuştu?..

Sen onu anlayamazsın, anlatsam da anlayamazsın. Zâten anlatılmaz, anlatsam da anlayamazsın!.. Ama konuştu.

Âşikâre gördü Rabbül-izzeti,
Âhirette öyle görür ümmeti.

Peygamber Efendimiz Rabbül-âlemîn'i âşikâre gördü. Ahirette biz de öyle göreceğiz, ümmeti olabilirsek...

h. Ümmeti Olma Şerefi

Ümmetin olduğumuz devlet yeter,
Hizmetin kıldığımız izzet yeter.

O saadet, o mutluluk, o şeref, onun ümmeti olmak şerefi bize yeter muhterem kardeşlerim!..

--Nesin sen?..

--Köylüyüm, var mı bir diyeceğin?..

--Nesin?..

--Vasıfsız işçiyim, ameleyim; var mı bir diyeceğin?..

Ama onun ümmetiyiz. Onun ümmetiyim, var mı bir diyeceğin?.. Rasûlüllah'ın ümmetiyim ben, o Muhammed-i Mustafâ'nın ümmetiyim ben!..

Ümmetin olduğumuz devlet yeter,
Hizmetin kıldığımız izzet yeter.

Ne mutlu hizmet edebilene!.. Peygamber Efendimiz'e, sünnetine, ümmetine hizmet edene ne mutlu!.. Hizmet edebiliyorsa, o izzet olarak yeter insana... Ümmeti olmak şeref olarak, saadet olarak, devle olarak yeter; hizmet edebilmek izzet olarak yeter!.. Ne mutlu ki, bazı insanlar İslâm'a hizmet edebiliyor. Bazı insanlar yılbaşı ağacını renkli kürelerle donatıp ağacın gölgesinde çoluk-çocuğu ile içki içerken, kumar oynarken, yılbaşı eğlencesi yaparken, bazı insanlar da dağ başlarında cihad ediyor... Mahrumiyetler içerisinde hizmet etmeye çalışıyor.

Ümmetin olduğumuz devlet yeter,
Hizmetin kıldığımız izzet yeter.

Yeter bize o, elhamdü lillâh... Şemseddîn-i Sivâsî Hazretleri de diyor ki:

Hakka ibadet etmeğe,
Yeter bize vîrâneler!

Saray gerekmez. Virâne de olsa, evliyâullah gelir, köşeye çöker, küllerin üzerinde "Allah Allah..." der. Hakk'a ibaret etmeğe, yeter bize vîrâneler... Öyle şâşaalı, süslü, zînetli, koltuklu yerlere lüzum yok...

Şimdi koltuklu mescidler çıktı. Dümdüz namaz kılma yerinin önüne sırt dayama yerleri yapmışlar, yaslanıyorlar oraya... Bir de yatak getirsinler. Ayaklarını da uzatıyorlar, sırtlarını da dayıyorlar.

Peygamber Efendimiz Allah-u Teàlâ Hazretleri'ni gördü, konuştu, emirlerini dinledi, iltifatına mazhar oldu. Sonrasını Süleyman Çelebi çok zarif anlatıyor:

Hem dedi kim, "Yâ muhammed ben seni
Bilürem, görmeğe doymazsın beni!

Avdet edip da'vet et kullarımı,
Tâ gelüben göreler dîdârımı!.."

"Yâ Muhammed, bilirim ki sen beni görmeğe doyamazsın; lâkin dön de kullarımı benim yoluma dâvet et!" dedi diyor. Mi'racdan sonra, Cenâb-ı Mevlâ'nın dergâh-ı izzetini gördükten sonra, insan oralardan buralara dönmek ister mi?.. İstemez. "Bilirim ki istemezsin ama, avdet edip dâvet kullarımı! Yedi kat semâvâtı tekrar in de, dünyaya dön de, ümmetine bunları bildir de; onlara da anlat, onları da şevklendir, onlara da bu güzellikleri duyur da, onlar da gelsinler, dîdarımı görsünler!"

Peygamber Efendimiz'e sordular:

"--Yâ Rasûlallah, Allah-u Teàlâ Hazretleri'ni biz görebilecek miyiz?.."

"--Nasıl mehtap olduğu zaman herkes görüyor mehtabı, kimse birbirine engel olmuyor; siz de öyle göreceksiniz." buyurdular.

Onun için döndü. Yoksa, dönülecek yer değil burası... Mi'racdan sonra burası dönmeğe değmez. O da bir hizmet... Döndü, Mi'rac seyahatinden bize hediye getirdi Peygamber Efendimiz.

i. Ümmetin Mi'racı

Seyahate çıkanlar dönerken, eve, çoluk-çocuklarına, dostlarına hediyeler getirirler. Siz de burdan giderken belki tesbih götüreceksiniz, belki çarşıyı pazarı dolaşacaksınız, bir şeyler götüreceksiniz. Türkiye'de sizi bekleyenlere, havaalanında sizi uğurlayanlara, gittiğiniz zaman karşılayanlara, zemzem, misvak, takke, tesbih, koku gibi hediyeler götüreceksiniz.

Peygamber Efendimiz Mi'rac seyahatinden bize ne getirdi?.. Beş vakit namazı getirdi muhterem kardeşlerim!.. Rasûlüllah'ın hediyesi, Allah'ın emri, dinin direği, İslâm'ın en mühim ibadetlerinden birisi... Bir insan namazını kılıyorsa, tamam, müslümandır. Namazı kılmamak çok büyük suç...

Namazı getirdi, elli vakit emretmiş, sonra Mûsâ AS'ın hatırlatması üzerine rica ede ede, beş vakte indirilmiş ama, beş vakit kılınca elli vaktin sevabını Allah veriyor. Beş vakit namaz kılana, elli vakit namaz kılmış gibi sevap verileceğini sahih hadis-i şerifler müjdeliyor.

Sen ki Mi'rac eyleyip kıldın niyaz,
Ümmetin Mi'racını kıldım namaz.

"Ey Rasûlüm, sen geldin Mi'rac ettin, burayı gördün, Arş-ı A'zam'ı gördün, dergâh-ı izzetimi gördün, cemâlimi gördün; senin ümmetinin Mi'racı olarak da ben onlara namazı ihsân ediyorum. Onlar da namaz kılsınlar, onlar da Mi'rac etmiş olsunlar, onlar da benim huzuruma gelmiş olsunlar!"

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde bildiriyor ki: "İnsan Allahu ekber dediği zaman perdeler kalkar." Gitti yetmişbin hicâb... "Cenâb-ı Mevlâ'nın divanına, huzur-u izzete girer. İki tarafa melekler dizilir, hûri kızları dizilir."

Şimdi, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin divanına giren insana, divanın âdâbına uygun hareket gerekir. Yâni dergâh-ı izzetin âdâbına uygun hareket etmek gerekir. Söylediği sözü bilmeli, gönlünü temiz tutmalı, ibadeti ihlâsla yapmalı, namazı candan kılmalı, nerede olduğunu bilmeli, ne yaptığının anlamını duymalı!.. Böyle olursa, o zaman onun namazı Mi'rac olur. Allah-u Teàlâ Hazretleri büyük makamlar ihsân eder. Etmiş, eski insanlardan nice nice makamlara ulaşanlar olmuş, imtihan sırası şimdi bize gelmiş.

Allah-u Teàlâ Hazretleri bizleri de sevdiği kulları zümresine dahil eylesin... Habîb-i edîbine en güzel şekilde uyan, ittibâ eden, en güzel şekilde ümmetlik yapan müslümanlardan eylesin... Kendisine en güzel kulluğu, en ihlâslı şekilde, makàm-ı ihsâna ulaşarak, en güzel tarzda ibadetleri yapmağa muvaffak eylesin...

Biz de şimdi büyük imtihanlar içindeyiz. Dünya üzerindeki bü

Yorum (yok) Yorum yaz!

Mİ'RACDA HIZ VE ZAMAN 2


2/11/2008 · Kategori: MIRA_

d. Allah'ın Ayetleri

En kuvvetli rivayete göre, Recebin 27. gecesinde oldu, pazarı pazartesiye bağlayan gece oldu. Peygamber Efendimiz'in her şeyleri bu pazarı pazartesiye bağlayan gece olmuştur. Hicreti, doğumu, vefatı, Mi'racı... hep o gecede olmuştur.

(Minel-mescidil-harâm, ilel-mescidil-aksà) Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksà'ya gecenin bir bölüğünde götürdü Allah-u Teàlâ Hazretleri... Sübhànallàh, şânı ne kadar yüce ki, nasıl olduysa o devirde bu işi böyle yaptı; kulunu Mekke'den Kuds-ü Şerif'e götürüverdi.

El-Mescidül-Haram, şu bizim namaz kıldığımız yerdir. Kâbe-i Müşerrefe'nin etrafı Mescid-i Haram'dır. Kâbenin duvarından kapısından ibaret olan binası da Beytullah'tır. Altın kapılı, siyah örtülü, dört duvarlı, bir avlulu bir bina... Halil bey görmüştür, bizim Muhibb-i Rasül de gördü. Bize de nasib oldu, tamirat esnasında Kâbe-i Müşerrefe'nin içine girdik ve içini gördük elhamdü lillâh... Herkese nasib olmuyor.

Etrafı Mescid-i Haram'dır. Aksà, en uzak demek... Arapların bildiği bölge içinde en uzaktaki mescid olduğundan, Kudüs'teki Süleyman AS tarafından yaptırılan mescide Mescid-i Aksà diyorlar. Şimdi yahudiler sağını solunu kazmağa filân çalışıyorlar, o eski binayı bulmağa gayret ediyorlar. Ordan oraya götürdü.

(Ellezî bâreknâ havlehû) "O Kuds-ü Şerif ki, o bölge meleklerin ve vahyin inme yeridir. İbrâhim AS'dan beri peygamberlerin yaşam yeridir, ibadet ettikleri yerlerdir. Çeşit çeşit güzel nehirlerle, meyvalı ağaçlarla, Arapların, bu çöl ahalisinin hayran kalacağı güzellikte bir yerdir. Bereketli bir yerdir. Dımaşk vardır, Ürdün vardır, Filistin vardır, Halîlürrahman gibi çeşitli şehirler vardır. Oraları da kutsaldır. Kudüs de, etrafları da hep peygamberlerin yâdigârlarıyla, hatıralarıyla dolu yerler.

(Linüriyehû min âyâtinâ) "Ayetlerimizi o Rasûlümüze göstermek için, gösterelim diye onu geceleyin oraya götürdük. Biliyorsunuz Kur'an-ı kerim'de ayet kelimesi iki anlamda kullanılır:

1. Sûrenin içindeki cümle veya cümleciklerden ibaret olan bölüme ayet denir. Bu ismi Allah vermiştir. Âl-i İmrân Sûresi'nin başında buyuruyor ki Allah-u Teàlâ Hazretleri:

(Hüvellezî enzele aleykel-kitâb) "Ey Rasûlüm, sana bu Kur'an'ı, kitabı vahyedip indiren o Allah'tır. Allah'tan geliyor sana bu vahiyler. (minhü âyâtün muhkemâtün hünne ümmül-kitâb) Bu gelen kitabın muhteviyatının bir kısmı muhkem ayetlerdir ki bunlar kitabın esasıdır. (ve uharu müteşâbihât) Bir kısmı da müteşâbih ayettir."

Muhkem ayetler, mânâsı anlaşılabilen, hüküm ifade eden ayetlerdir. "Namaz kılın! Zekât verin! Gıybet etmeyin!.." vs. gibi ayetlerdir. Müteşâbih ayetler, mânâsını kulların anlayamayıp terledikleri ayetlerdir. "Elif, lâm, mîm..." Ne demek acaba, çatlayacağım merakımdan... "Hà, mîm, ayn, sîn, kàf..." Allah Allah, ne demek acaba?.. Müteşâbih, yâni anlamını Allah'ın bildiği esrârengiz bölümleri de vardır Kur'an-ı Kerim'in... Remizlerdir, işaretlerdir, Habîbullah Muhammed-i Mustafâ'sı biliyordu.

Çoğunlukla muhkem ayetlerdir, bir kısmı da müteşâbih ayetlerdir. Müteşâbih ayetlere dayanıp da uzun boylu laf söylemek doğru değildir. Muhkem ayetlerle konuşulur, Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teàlâ Hazretleri şöyle buyuruyor denir. Müteşâbih ayetlerle ancak münafıklar, oralardan bir takım kafa karıştıracak şeyler çıkartmak için uğraştıklarından, o uygun değildir.

(Fe emmellezîne fî kulûbihim zeyğun feyettebi?ne mâ teşâbehe minhübtiğàel-fitneti vebtiğàe te'vîlih) "Fitne çıkarmak için, te'viline kalkışmak için, ileri geri konuşmak için onları dillerine dolarlar." O doğru değil! Edepli müslüman, Allah bilir diyecek, edebini takınacak, bilmediği şeyde susacak.

2. Bir de muazzam, çok ilgi çekici, çok taaccüb edilecek olaylara da ayet denir. Göksel bir olay, yerdeki bir olay, ibretli bir olay; ona da ayet derler. Kur'an-ı Kerim'de o da vardır:

(Linüriyeke min âyâtinel-kübrâ) [Tâ ki sana, en büyük ayetlerimizden bazılarını gösterelim.]

Firavun'a Allah Mûsâ AS'ı gönderdi. O kâfir, o ülûhiyyet iddiasındaki iddiasındaki herif-i nâşerif hizaya gelsin, bıraksın bu bâtıl dâvâyı diye Mûsâ AS ona çeşitli ayetler gösterdi. Ordaki ayetler nedir?.. Duygularla algılanabilen, gözle görülen, kulakla işitilebilen olaylar. Ne idi?.. Asâsını yere atıyordu, ejderhâ oluyordu. Bir ayet işte bu... Yâni delil, yâni işin doğruluğunu gösteren bir olay.

Sihirbazlar bir sürü sihirler yaptılar, çattılar, kurdular. Mûsâ AS terlemeye başladı. "Eyvâh, bilgili sihirbazlar, bu kadar da ahali toplanmış, şimdi beni yenecekler!.." diye düşündü. Ne sihirler yaptılar, insanların gözlerini boyadılar, herkes şaşırdı ne yapacağını...

Allah-u Teàlâ Hazretleri dedi ki:

"--Yâ Mûsâ asânı yere atıver bakalım!"

Mûsâ AS asâsını yere bir attı, asâ oldu bir ejderhâ... Gitti, sihirbazların yaptığı her şeyi yuttu, ortada bir şey kalmadı. Ne sihir kaldı, ne sihir düzeni kaldı, ne sihirbazların yaptığı, çattığı şeyler kaldı.

Bu sihirbazların yaptığı az değildir. Bizim köye bir sihirbaz gelmiş, kahvede gösteri yapmış. Görenler anlatıyorlar.

"--Kahvenin tavanına bakın!" demiş.

Herkes bakmış. Bildikleri kahvenin tavanı asma olmuş. Yâni salkım salkım üzüm olan, bol üzümlü bir asma olmuş.

"--Herkes bir salkımı tutsun!" demiş.

Herkes beğendiği bir salkımı tutmuş.

"--Herkes çakısını, bıçağını çıkarsın!" demiş.

Bizim köyde çakı taşınırdı eskiden. Kını vardı, arka tarafı boynuz gibi çatal, sapı gümüşlü olurdu. Herkesin bir bıçağı vardı, bıçaksız gezilmezdi. Ben bile ortaokul talebesi iken yaptırmıştım.

Herkes bıçağını çekmiş, yüklü salkımı da tutmuş.

"--Salkımın dibine bıçağı dayayın, ama sakın kesmeyin hà!" diye tembihlemiş.

Herkes bıçağı salkımın köküne dayamış. Köylüler anlatıyorlar bunu... Sonra yaptığı numarayı bir bozmuş. Herkes bir de bakmış ki, kendi burnunu tutmuş, bıçağı oraya dayamış.

Nasıl yapılır, hayret ettim ben... Bayağı bir hüner. Yani batırsa bıçağı, burnunun ucunu kesecek. Sihir böyle bir şey... Yâni yaparlar, gözlerini boyarlar. (Saharû a'yünen-nâs) Sihirbazlar yaptıkları düzenlerle insanların gözlerini büyülediler ama, Mûsâ AS'ın asâsı hepsini yuttu. Daha başka? (Tis'u ayâtin beyyinât) Dokuz başka ayet gösterdi, olay oldu. Hepsinde Mûsâ AS'ın hak peygamber olduğunu tasdik ettiler, "Tamam, bu peygamberdir." dediler, ondan sonra döndüler.

Demek ki olaya da ayet deniliyor, Kur'an cümlesine de ayet deniliyor; bunu iyi bilin! İki tür kullanış da Kur'an-ı Kerim'de var.

(Linüriyehû min âyâtinâ) "Ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye..." Allah'ın Peygamber Efendimiz'e bu kutlu seyahatte gösterdiği ayetler nelerdir?.. Kendi zâtına ait, ulûhiyyetine ait şeyler gösterdi. Rabbül-izzeti âşikâre gördü. En büyük ayet bu...

Sonra cenneti cehennemi gösterdi, yedi kat semâvâti gösterdi, eski peygamberleri gösterdi. Peygamber Efendimiz o seyahatte hepsiyle konuştu. Sahih hadislerde bu da anlatılıyor. Şimdi bizim radikal müslümanlar sorarlar hemen:

--Bu hadis sahih mi?..

--Sahih, işte bak, müttefekun aleyh olduğunu gör!..

(İnnehû hüves-semîul-basîr) "Allah-u Teàlâ Hazretleri her şeyi duyar, işitmediği hiçbir şey yoktur." Gizlide birisi birisiyle fısıldaşsa, onu bile duyar. "Ve her şeyi görür." Her şeyi görür, her şeyi bilir, çünkü her yerde hàzır ve nâzırdır.

(Ve hüve meaküm eynemâ küntüm, vallàhu bimâ ta'melûne basîr) [Nerede olsanız, o sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.] Her yerde hàzır ve nâzırdır, bu işin şakası yok... İnsanın aklı olsa, imanı sağlam olsa, ayağını uzatamaz edebinden...

Ben öyle kimseler hatırlıyorum. Ankara'da derviş ahlâklı bir kimse vardı, geceleyin dizlerine kuşak gibi bir şeyden çember geçirirmiş. Burda Yemenliler yapıyorlar Ramazanda... Neden?.. Ayağımı uzatmayayım da, edebe aykırı olmasın diye... Tasavvufî edebdir, herkes anlamaz.

e. Işık Hızından Daha Hızlı

Ayet bu... Mâdem bir ayet okuduk, bir de hadis okuyalım! Buhàrî ve Müslim Mâlik ibn-i Sa'saa'dan rivayet etmiş. Şimdi Peygamber Efendimiz'in sahih hadis-i şeriflerinden, o mübarek fem-i saâdetinden, o mübarek ağzından sahabe-i kirâmına bu hadiseyi nasıl anlattığını, bir kısmını da özetlemek sûretiyle size bildirelim:

(Beynemâ ene fil-hatîmi mudtacian) Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki: "Ben Kâbe-i Müşerrefe'nin yanında, Hatîm'de şöyle yaslanmış duruyordum. (izâ etânî âtin) birden bire bana bir şey geldi..." Bunun melek olduğu anlaşılıyor. (feşakka mâ beyne hâzihî ilâ hâzihî) "Şuramla şuram arasını yardı." Göğsünü yarmış. (festahraca kalbî) "Kalbimi çıkardı. (sümme ütîtü bitastin min zehebin memlûetin îmânen) Sonra içi îman dolu bir leğen getirildi. (fegusile kalbî bimâi zemzem) Zemzem suyu ile benim kalbim o iman dolu tasın içinde yıkandı."

(Sümme huşiye sümme üîde) "Sonra kalbimin içi dolduruldu ve yerine konuldu." diyor. Mâneviyat, nur ve iman doldurulmuş ve eski haline getirilmiş.

(Sümme ütîtü bidâbbetin dûnel-bağli ve fevkal-hımâr) "Sonra önüme bir binek getirildi, bir mahlûk getirildi ki, katırdan biraz küçükçe, ama merkepten biraz daha büyükçe, (ebyad) beyaz renkli bir binek... (yukàlü lehül-bürâku) Ona Burak deniliyordu. Burak denilen o mahlûk getirildi." Burak, berk kelimesiyle ilgili. Berk de şimşek demek...

(Yedau hatvehû inde aksâ tarfihî) "Bu mahlûk ayağını, gözünün baktığı yerin en ötesine koyuyordu, yâni ufka koyuyordu." Yâni her adımı ufkun ta ötesine kadar, öyle bir mahlûk...

İşte Cebrâil AS kılavuzu olmuş, Peygamber SAS Efendimiz Burak'a binmiş ve Kâbe-i Müşerrefe'den yolculuk başlamış.

................

Şimdi Peygamber SAS yedi kat semâvâtı nasıl geçti, o kadar sür'at nasıl olur?.. Bu ışık hızıyla filân olmaz. Işık saniyede üçyüzbin kilometre yol alıyor. Dünyanın çevresi ekvatorda kırkbin kilometre... Yâni "Bir" deyinceye kadar ışık dünyanın etrafını ekvatorda yedi defa tavaf ediyor. Yedi kat semâvâti geçmek için milyonlarca, milyarlarca sene lâzım! Bu ışık hızıyla da olmaz. O zaman kâinatta ışık hızından başka hızlar var, onu anlatayım:

Birkaç tıp kitabında gördüm. Ayhan Songar'ın bir kitabında da gördüm, ondan önce Metabiyoloji diye bir kitap okudum, orda da gördüm. Bir tecrübe aktarılıyor. Telepati denen bir olay var, yâni bazı insanlar bazı kimselerin hislerini uzaktan algılayabiliyorlar. Çok uzaktan, yâni Mekke'deki adam Ankara'daki insanın duygusunu algılayabiliyor. Tele mesafeyi gösteriyor, pati duygu demek; telepati, uzaktan duyguyu algılamak..

Şimdi bunu incelemişler adamlar. "Yâhu bu telepati nasıl oluyor?" diye inceliyorlar bunları. Sadece fizik, kimya tecrübesi yapmakla kalmıyorlar, başka şeyleri de inceliyorlar. Deney değil mi, her şey ilim konusu...

Birbiriyle iletişim kurabilen insandan birisini Moskova'ya koymuşlar, diğerini Sibirya'ya, veya Leningrad'a koymuşlar. Yâni, uzak bir yere göndermişler. İmtihan yapacaklar, deney yapacaklar.

Moskova'daki adama bir şey vermişler. Tecrübeyi yapan heyet var. Ne verelim diye kararlaştırıyorlar, işin içine hile karışmasın diye daha önceden belli bir şey değil... Meselâ bir kutu vermişler, "Bunu arkadaşına anlat!" demişler. "Eni şukadar,boyu şu kadar, içinde şu var..." diye anlatmış. Öteki Sibirya'daki veya Leningrad'daki şahıs da başlamış anlatmaya: "Arkadaşımın eline şöyle bir kutu verdiler; eni şu kadar, boyu şu kadar..." Onu da yazmışlar. Sonra telefon etmişler:

"--Böyle böyle söylüyor bu adam, doğru mu söylüyor?.."

"--Evet, aynen öyle..."

"--Bir daha yapalım!" demişler.

Bu sefer bir metal silindir vermişler, "Bunu anlat bakalım!" demişler. O zaman öbür taraftaki:

"--Bu sefer bir metal silindir verdiler." demiş.

Anlamışlar ki haberi götürebiliyor, yâni Moskova'daki haberi öbür tarafa iletiyor. Nasıl iletiyor?.. Herhalde elektromanyetik dalgalarla iletiyordur...

Şimdi İstanbul'dan yayın yapan Kanal-7'yi burdan nasıl dinliyoruz?.. Uydular ve elektromanyetik dalgalarla oluyor bu işler. Elektromanyetik dalga ne kadar hızlıdır?.. Işık hızı kadar... Işığın üzerine biniyor, destekliyor, ışıkla beraber gidiyor. Demişler ki:

"--Elektromanyetik dalga ile mi gidiyor, anlayalım!"

Algılayan kişiyi Faraday kafesinin içine almışlar. Faraday kafesi fizikte bilinen bir cihazdır. Tellerden yapılmıştır, tellerde elektrik akımı vardı. İçine elektromanyetik dalga giremez, çünkü tellerin manyetik alanlarından elektromanyetik dalga geçemez. İçeriye radyo koysan, çalmaz; televizyon koysan, almaz. Neden?.. Faraday kafesinin içine elektromanyetik dalga işlemez.

Elektromanyetik dalgalar işlemesin diye Faraday kafesinin içine almışlar medyumu; yine söylemiş. "Bu sefer şunu verdiler, bu sefer bunu verdiler..." diye ne verdilerse, yine söyleyebilmiş. O zaman anlamışlar ki, kâinatta ışık hızından da hızlı giden, elektromanyetik olmayan birtakım iletişim imkânları var.

İşte millet böyle çalışıyor. İlmi ilerletmek için, bir şeyler bulmak için böyle çalışıyor. Bizimkiler de ilmi inkâr ediyor.

Şimdi Peygamber SAS yedi kat semâvâtı nasıl geçti, o kadar sür'at nasıl olur?.. Bunu anlatmak için bu sözleri söyledim. Bu ışık hızıyla filân olmaz. Işık hızından çok daha fazla hız lâzım bu işin olması için... Allah-u Teàlâ'nın kudretiyle, o kadar sür'ati sağlayabilmiş Peygamber SAS Efendimiz.

Birinci semâya gelmiş. Burda ilginç bir şey söyleyeceğim, çok devam ettirmeyeceğim hadis-i şerifi... Onu okuyalım beraberce:

(Fehumiltü aleyh) "Ona bindirildim. (Fentaleka bî cibrîlü hattâ etes-semâed-dünyâ) Cebrâil beni peşine taktı, bana kılavuzluk ederek birinci semânın kapısına kadar geldik. (festefteha) Semânın kapısının açılmasını istedi." Yâni Cebrâil AS, "Semânın kapısını aç!" diye meleğe sesleniyor.

(Fekîle: Men hâzâ?)

"--Kim o?" dendi.

Demek ki semânın bu tarafından öbür tarafı görünmüyor, veya görünse bile gören görüleni tanımıyor. Muhafız, "Kim o?" diye soruyor. Kapı çalındığı zaman içerden sorulur ya...

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâilim." dedi, kendisini tanıttı, ben demedi.

Kapı çalınıyor, içeriden "Kim o?" diyor hanım; "Ben..." diyor. Yâhu herkes ben der, sen kimsin?.. Ben denmeyecek, isim söylenecek. Kapıyı çalıp da içerden, "Kim o?" diye sorulduğu zaman, ben de diyorum ki:

"--Es'ad Hoca derler bir gariban var, o..."

"--Yâ öyle mi?" diyorlar, açıyorlar.

Yâni adını söyleyecek.

(Kîle: Ve men meak?)

"--Peki, yanındaki kim yâ Cebrâil?"

Cebrâil'e müsaade edcek, yanındakini soruyor melek... İlginç, o soruşturma beni ilgilendiriyor, sizi de ilgilendirir diye söylüyorum.Yanındaki kim diye soruyor

(Kàle: Muhammedün) Cebrâil dedi ki:

"--O da ahir zaman peygamberi Ebül-Kàsım Muhammed-i Mustafâ!.."

(Kîle: Kad ürsile ileyhi)

"--Ona davet gönderildi mi, izin gönderildi mi ki, o buralara gelebiliyor?"

Gelemez, bir beşer oralara gelemez. Semânın sonuna ulaşabilmesi için milyarlarca sene lâzım! Gidemez oraya kadar...

(Kàle: Neam) Cebrâil AS:

"--Evet, izni var, tamam."

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe) Melek o zaman:

"--Ona merhabalar olsun, ne hoş bir gelişle geldi!.." dedi.

Yâni hoş geldi, sefâ geldi. (Fefütiha) "Birinci semânın kapısı açıldı."

Semânın tabakaları nasıldır, neyin nesidir, fizikçiler bunları incelesinler. Yalnız ben bir ipucu söyleyebilirim:

(Velekad zeyyennes-semâed-dünyâ bimesâbîha) Yıldızların olduğu bütün mıntıka birinci semâdır. İkinci semâ yıldızlı değildir. Azamete bak, büyüklüğe bak, yıldızların olduğu semâ sadece birinci semâdır. Ondan sonra artık kıyas et!..

Bizim Ahmed Gök genel müdürken, onun odasına gittim ben. Orda kâinâtın bir şemasını kartona basmışlar. Dünya Güneş sisteminde küçücük, nokta gibi kalıyor. Güneş sistemi, bizim mensub olduğumuz galakside nokta gibi kalıyor. Bizim galaksimiz bilmem nerede nokta gibi kalıyor. Dedim:

"--Şu haritadan bir tane de bana temin et!"

Çok muhteşem bir şey... Kâinatın azametini anlatıyor insana...

Allàhu ekber'i insan en iyi nasıl anlar?.. Dışarıya çıkar, gökyüzüne bakar, "Bu mülkün sahibi Allahu ekber." der. Çünkü mülk çok büyüktür. Milyonlarca senede ışığı geliyor bu tarafa da, dibi bilinmiyor. Bu gökyüzü niye mavi?.. Ordan ışık gelmiyor da ondan... Yıldızdan ışık geldiği için görüyorsun da, ışık gelmeyen yeri görmüyorsun. Arkadan ışık gelse, orayı da göreceksin.

Her gördüğün ışık da, orda o anda mevcut değil... Eğer beş milyon ışık yılı mesafesindeki bir yıldızsa, beş milyon yıl önce yıldız sana ışığını göndermiş, beş milyon sene geçmiş, ışığı sana yeni ulaşmış. Sen şimdi orda görüyorsun, yıldız var sanıyorsun. Hava alırsın sen... Belki ordan gitti şimdi, belki yok oldu, belki patladı, belki yutuldu, karadeliğe girdi belki... Beş milyon yıl önceyi görüyorsun sen, hâl-i hazırı göremiyorsun.

Hâl-i hazırı görmek zaman perdesiyle örtülüyor. Yâni kâinâtın hâl-i hazırını bu gözünle baksan göremezsin. Neden?.. Senin gözüne ışık gelecek de, öyle göreceksin. Yoksa gördüğün çok eski masallar... Gökyüzüne bakan eskiyi görüyor. En uzaktaki yıldızın en eski halini görüyor. Onun için maviliklerin ötesini anlayamaz, aklı durur.

Bir tanesi diyor ki: "Kâinatın böyle ileriye doğru devam ettiğini düşünmek yanlıştır. Kâinat daireseldir." diyor. Daha fazla konuşursa, fırttırır. Aklı fırt diye çıkar gider. İşte Allahu ekber'i insan ordan anlar.

(Felemmâ halastü feizâ fîhâ âdem) Birinci semânın kapısından geçince bir de ne göreyim, orda Adem AS yok mu?..

(Fekàle:) Cebrâil dedi ki: (Hâzâ ebûke âdemü)

"--Yâ Rasûlallah, bu senin deden Adem AS... (Fesellim aleyhi) Selâm ver ona!"

(Fesellemtü aleyhi fereddes-selâm) "Ben de dedem Âdem AS'a selâm verdim, o da benim selâmımı aldı. (Sümme kàle:) Sonra dedi ki: (Merhaben bil-ibnis-sàlih, ven-nebiyyis-sàlih)

"--Hoş geldin, merhaba ey sâlih evlât, ey sâlih peygamber!" dedi Adem AS.

Daha neler konuştular, başka hadislerde var.

İkinci semâda Yahyâ ve İsâ AS'la görüştü. Üçüncü semâda Yusuf AS'la, dördüncü semâda İdris AS'la, beşinci semâda Hârun AS'la, altıncı semâda da Mûsâ AS'la, yedinci semâda İbrâhim AS'la görüştü. Hepsiyle selâmlaştı, selâm aldılar vs. vs. Hattâ Mûsâ AS'la uzun uzun görüştüler. Huzur-u izzete giderken de konuştu, huzur-u izzetten dönerken de konuştu. Sordu Mûsâ AS:

"--Rabbin ne emretti?.."

"--Elli vakit namaz emretti." dedi Peygamber Efendimiz.

"--Git Rabbine söyle, ben bu insanların arasında yaşadım, ben bu insanları iyi tanıyorum, bu insanlar bir günde elli vakit namazı kılamazlar. Ricâ et, niyaz et, dua et, Rabbin azaltsın." dedi Mûsâ AS.

Peygamber Efendimiz gitti, kırk vakte indi. Sonra geldi. "Kırk vakti de yapamazlar." dedi. Tekrar gitti... Otuz, yirmi, on, en nihayet beşe indi. Beşe inince yine geldi Mûsâ AS'ın yanına... Mûsâ AS dedi ki:

"--Yâ Muhammed, beş vakti de yapamazlar. Git Rabbinden bunu da azaltmasını iste!"

Peygamber Efendimiz dedi ki:

"--Rabbimden utanıyorum artık..."

Gidemedi Peygamber efendimiz, "Beş vakti de azaltsın." diyemedi. Yâni böyle konuşmalar oldu. Sonra buyrulmuş ki:

(Emdaytü farîdatî ve haffeftü an ibâdî.) "Emrim bakîdir. Kullarıma da meşakkati hafiflettim, kolaylık sağladım. Beş vakit kılan elli vaktin sevabını alır."

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Peygamber Efendimiz yedi kat semâvâti geçtikten sonra, Sidre-i Müntehâ'ya vardı. Sidre-i Müntehâ, en son yerdeki ağaç demek, gökteki bir varlık... Sidre-i Müntehâ, şühedâ ruhlarının olduğu Me'vâ cennetinin yanı... Oraya vardı, Cebrâil AS durdu. Peygamber Efendimiz dedi ki:

"--Yâ Cebrâil, buyur, gidelim!"

"--Bir parmak kadar daha ileri geçersem, yanarım." dedi. Melek olmasına rağmen, nurâniyetine rağmen, "Burdan öteye tahammül edemem!" dedi.

Refref geldi Peygamber Efendimiz'in önüne... Refref, yeşil bir örtü gibi bir varlık... Sidretül-Müntehâ'dan öteye Peygamber-i Zîşânımız, Refref'in üstüne binerek Refref'le gitti. Ama Cebrâil AS Sidretül-Müntehâ'da kaldı.

Refref'le yetmişbin nurdan, yetmişbin zulmetten perde geçti Peygamber Efendimiz. Ondan sonra Cenâb-ı Hakk'ın huzur-u izzetine vâsıl oldu. Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne münâcaatı, niyâzı ve Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin kendisine hitâb-ı izzeti oldu. O hitâb-ı izzetle şerefyâb oldu. Allah-u Teàlâ Hazretleri'ni gördü.

Âşikâre gördü Rabbül-izzeti,

Ahirette öyle görür ümmeti.

Konuştular, söyleştiler. Hakîkatini Allah bilir, biz ancak Rasûlüllah Efendimiz'in hadis-i şeriflerinde anlatıldığı kadarını söyleyebiliyoruz.

Ondan sonra tarfetül-ayn içinde Mi'raca çıktığı yere, Mekke-i Mükerreme'ye döndü.

f. Kureyşlilerin İtirazları

Peygamber Efendimiz Hatîm'de iken, yâni Hicr-i İsmâil'de iken Ebû Cehil alay etmek maksadıyla Peygamber Efendimiz'in yanına geldi. "E, yeni bir haber var mı, ne var ne yok?" diye dalga geçmek için sordu. Kâfir ya, kâfirliğinden, müşrikliğinden dalga geçmek için soru sordu. Allah sordurtuyor. Kâfirin ne kudreti var, sormaya mecâli mi olur ama, Allah sordurtuyor.

Şurdan kitaptan okuyalım da mevsuk olsun, delilli, isbatlı olsun:

Peygamber Efendimiz Mescid-i Haram'a geldiği zaman, insanların kendisine inanmamasından, yalanlamasından, müşrik kalmasından, kâfir kalmasından dolayı mahzun bir şekilde oturuyordu. Adüvvullah, Allah'ın düşmanı Ebû Cehil yanına kadar geldi, SAS Efendimiz'in yanına oturdu. İstihzâ eder vaziyette, dalga geçmek maksadıyla, Peygamber Efendimiz'e dedi ki:

"--Yeni bir şey oldu mu?.."

"--Evet, oldu. Bu gece ben Mekke-i Mükerreme'den alındım, uçuruldum, seyahate götürüldüm."

"--Nereye götürüldün?" dedi.

Meraklandı kâfir.

"--Kudüs'e götürüldüm."

"--Sonra da şimdi karşımızdasın hà, öyle mi?.. Hem Kudüs'e götürüldün bu gece, hem de şimdi karşımızdasın hà?.."

İnkâr yoluyla böyle soruyor.

"--Evet, tamam; hem götürüldüm, hem de şimdi karşınızdayım! Var mı bir diyeceğin?.."

Kurnazlık aklına geldi Ebû Cehil'in, gûyâ kurnazlık... Ama kâfirin kurnazlıklarının hepsi boştur, çünkü aklı olsaydı iman ederdi. Dedi ki Peygamber Efendimiz'e:

"--Ben şimdi bütün kavmini çağırsam, onların karşısında da bu sözleri söyler misin?.."

Çünkü düşünüyor, "Şimdi Muhammed bana böyle dedi." diyecek olsa; "Yok yâ, dememiştir." derler. Şahitleri çoğaltmak istiyor.

"--Evet, söylerim." dedi Peygamber Efendimiz.

Bunun üzerine Ebû Cehil bağırdı:

"--Ey Kâ'b ibn-i Lüey'in evlâtları olan kabileler, topluluklar, gelin!.."

Kureyş'in bütün kabilelerini toplayan dedenin ismini söylüyor. Hepsinin toplanmasına sebep olacak bir şekilde çağırdı. Hepsi toplandılar, Peygamber Efendimiz'le Ebû Cehil'in yanına...

"--Bana demin söylediklerini şimdi bu toplanan kavme de söyle bakalım!" dedi Ebû Cehil.

Peygamber Efendimiz dedi ki:

"--Ben geceleyin seyahate çıkarıldım, alındım, götürüldüm Mekke'den..."

"--Nereye götürüldün yâ?.."

"--Kudüs'e götürüldüm."

Kimisi ıslık çaldı, "Vay be!.." dedi. Kimisi şaşırmış ve inkâr etmiş vaziyette elini başına koydu. İnkârcı ve şaşkın vaziyette bir gulgule, bir bağırtı; meclis kaynadı.

"--Yâ biz bir ayda develerimizin ciğerlerini paralıyoruz Beyt-i Makdis'e gidinceye, gelinceye kadar; sen bir gecede mi gittin, geldin?" dediler.

Yarım yamalak inanmış olan bazı Kureyşliler, Rasûlüllah'tan bu sözü duyunca tekrar irtidat ettiler, müslümanlıktan vaz geçtiler, imandan döndüler.

Bazıları Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'e gittiler. Peygamber Efendimiz'in en yakın arkadaşı, en savunucusu, en destekçisi, en kuvvetli inanmış kimse olduğu için ona müzevirlediler:

"--İşte bak senin arkadaşın bu akşam neler söyledi, Kudüs'e gitmiş gûyâ!.." diye söylediler.

Bunun üzerine Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz:

"--Rasûlüllah Efendimiz eğer bunu hakîkaten size böylece söylemişse, doğru söylemiştir." dedi. Yâni, "Eğer siz kafanızdan uydurmuyorsanız, bir dalavere çevirmiyorsanız, hakîkaten bu sözleri Rasûlüllah Efendimiz söylemişse, doğru söylemiştir." dedi.

"--Bu olay üzerine de mi hâlâ onu tasdik ediyorsun?.."

"--Evet ben onu tasdik ediyorum, bundan daha olağanüstü olaylarını bile tasdik ediyorum.! Niye tasdik etmeyecekmişim, niye gitmiş olmasın?" dedi. "Ben semâdan gelen her haberi, dünya ve ahiretle ilgili her şeyini tasdik ediyorum, Kudüs'e gitmesini mi tasdik etmeyeceğim?" demiş oldu.

Bu müşriklerin, Kureyşlilerin arasında kervanla Kudüs'e kadar gitmiş olup da, Kudüs'ü bilenler vardı. Nasıl duvarları var, nasıl surları var, nasıl binaları var; bunları iyi bilenler vardı. Amma bir noktayı anlatayım: Peygamber Efendimiz Kudüs'ü hiç görmemişti. Biliyorlardı ki, Peygamber Efendimiz Kudüs'e kadar hiç gitmedi. Ancak Ürdün'ün güneyinde, rahib Bahîra'nın olduğu Busrâ kasabasına kadar gitti, ordan geri döndü. Çünkü Ebû Tàlib'e dediler ki:

"--Bunda peygamberlik alâmetleri var, öteye götürürsen yahudiler bunu öldürürler. Tavsiye ederim gitme!" dediler, döndürdüler.

O bakımdan Peygamber Efendimiz Mi'raca kadar Kudüs'ü hiç görmemişti. Bilenler:

"--Yâ Muhammed anlat bakalım Beytül-Makdis nasıl bir şehirdir?" diye sordular. "Beytül-Makdis'in surlarının kaç tane kapısı var, söyle bakalım?" dediler.

Medine'nin de eskiden böyle kapıları varmış; Şark kapısı, Garb kapısı, Anberiyye kapısı, Harre-i Şarkıyye kapısı... Ben görmedim, yalnız bazı eski binaları hatırlıyorum. Onların hepsini düzlediler, eski eserlerden bir şey kalmadı. Yalnız Cidde'de bazı kapılar var, Bâb-ı Mekke'si filân onarılmış olarak duruyor.

Böyle sıkıştırmaktan maksatları, Peygamber Efendimiz'in yalan söylediğini isbatlamak istiyorlar. "Kudüs'e gittim diyor, gittiyse kaç kapısı var, söylesin bakalım! Söylemezse demek ki yalan söylüyor." diyecekler. Yâni planları o... Çünkü onlar Peygamber Efendimiz'in daha önce Kudüs'e hiç gitmediğini, Kudüs'ü görmediğini biliyorlardı.

Peygamber Efendimiz o andaki durumunu şöyle anlatıyor:

"--Bu şeyler karşısında, daha önce hiç üzülmediğim kadar üzüldüm, çok canım sıkıldı bu işe... Çünkü benim bakmadığım, meşgul olmadığım, hiç dikkat etmediğim şeyleri bana soruyorlardı."

Mi'raca giden insan kapı mı sayar, sen öyle bir seyahat yapsan kapı mı sayarsın?.. Kaç kapı var, kaç pencere var, onu mu sayar insan?.. Bizim hacılar yapar. Bizim hacılar buraya ibadete gelir, "Harem-i Şerif'in kaç minaresi var, kaç kapısı var?.. Bu saati kaça aldın, Casio marka mı?.. Kem riyal hâzâ?.." diye her şeyi sorarlar.

"Gece gitmiştim, gece çıkmıştım." diyor. Işıklandırılmış değil ki Kudüs... Şimdi ışıklandırıyorlar tarihî yerleri, kuleleri, camileri... Yâni ne kadar tabii söylüyor Peygamber Efendimiz: "Gece gitmiştim, dikkat etmemiştim, onlara bakmamıştım." Bütün bunlar sadâkatini, doğruluğunu gösteriyor Efendimiz'in...

"Hicr'de, ayağa kalktım." Yâni bu Hatîm'de ayağa kalkmış. Çok üzülmüş, sıkışmış. "Beytül-Makdis'i Allah-u Teàlâ Hazretleri benim gözümün önüne serdi, gösterdi. Açtı perdeleri ve aradaki görmeye mâni engelleri kaldırdı." Kudüs'le arasında görmeye mâni neler var; mesâfe var, karanlık var... Allah hepsini kaldırdı. Orada ayakta dikiliyken Kudüs'ü görmeğe başladı Peygamber Efendimiz. Neden?.. Allah'ın hak peygamberi de ondan... "Kudüs'ün ayetlerini, alâmetlerini saymağa başladım: 'Şöyle kulesi var, şöyle suru var, böyle kapısı var, şöyle ağaçları var...' diye baka baka söylemeğe başladım." diyor.

Çok tatlı ve çok başka rivayetler de var... Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamberimiz'in şefaatine, iltifatına cümlemizi nâil eylesin...

g. Namaza Önem Verelim!

Peygamber SAS Efendimiz Mi'rac etti, bu halleri gördü. Mü'minin Mi'racı da namaz olduğu için, bizim Mi'rac gecesinde en çok namaz üzerinde durmamız gerekiyor.

Namaz çok gàfil olunan bir işlem ve ibadet... Müslümanlar çok yapmaktan dolayı, kesret belâsından dolayı, namazın ehemmiyetini sulandırmışlar va ehemmiyetini anlamıyorlar. Namaz mü'minin Mi'racıdır. Namaz mü'minin huzur-u Rabbil-İzzet'e girmesidir, divanında elpençe durmasıdır, huzurunda secde etmesidir. Ona hamd etmesidir, onu tesbih eylemesidir, ona münâcaatıdır. "İhdinas-sırâtal-müstakîm" demesidir, istemesidir, dilemesidir. Selâm verilir, Allah'ın huzurundan öyle ayrılınır.

İnsan "Allahu ekber" dediği zaman, önünden perdeler kalkar, Allah'ın huzuruna girer. İki tarafta hûri kızları dizilmiştir. Namazın böyle kılınması lâzım!.. Secde ettiği zaman Rahmân'ın huzurunda secde ettiğinin şuurunda olması lâzım!..

Amma, alışma belâsı diyorum, kesret belâsı diyorum. İnsanlar alıştıkları şeyin kıymetini bilmezler, önemini kanıksarlar, değerini anlamazlar. Bir de bizde namaz kıldırma sevdirerek yapılmadığ


Yorum (yok) Yorum yaz!

Mİ'RACDA HIZ VE ZAMAN


2/11/2008 · Kategori: MIRA_

Mi'racda Hız ve Zaman



Mİ'RACDA HIZ VE ZAMAN

 

Kalp

E?zü billâhi mineş-şeytànir-racîm.

Bismillâhir-rahmânir-rahîm...

Elhamdü lillâhi hakka hamdihî ves-sàlâtü ves-selâmü alâ hayri halkıhî seyyidinâ muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsânin ecmaînet-tayyibînet-tàhirîn...Emmâ ba'd:

Çok aziz ve sevgili kardeşlerim!..

Allah-u Teàlâ Hazretleri Mi'rac kandili gecenizi hepiniz için hayırlı ve mübarek, ecirli ve sevaplı, kârlı ve kazançlı eylesin... Bu mübarek günün mânevî ikrâmâtına, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin mağfiretine, rahmetine cümlenizi nâil eylesin... İki cihan saadetine mazhar eylesin... Cennetiyle cemâliyle müşerref eylesin...

a. Cemaatin Bereketi

Allah'a hamd ü senâlar olsun... Nimetlerini saymaya kalksak sayıp tüketemeyiz. İnsanlar toplantı yaptığı zaman, Allah-u Teàlâ Hazretleri toplanmayı seviyor. Dinimiz toplamaya büyük değer eriyor. Allah-u Teàlâ Hazretleri de toplanan mü'minlere büyük sevaplar ihsan ediyor. Toplanmak, bir araya gelmek, ayrıca mükâfât almaya sebep oluyor. Yâni insan bu mübarek yerde, bu mübarek gecede, bu cuma gecesinde tek başına bir yerde dursaydı, bir şeydi. Ama beraber olmak, cemaat halinde olmak, cemiyet olmak, ihvân olmak, kardeş olmak, o daha büyük mükâfât getiriyor ve sevaplar kat kat artıyor.

İnsan bir namazı yalnız kıldığı zaman bir sevap alıyor, mahalle mescidinde kıldığı zaman 27 kat sevap alıyor, cuma namazı kılınan bir camide kılarsa elli kat sevap alıyor. Medine-i Münevvere'de Peygamber Efendimiz'in mescidinde kılsa, bin kat sevap alıyor. Kuds-ü Şerif'te kılsa, beşyüz kat sevap alıyor. Çoban veya yolcu sahrada ezan okuyup da namaz kılarsa, elli kat sevap alıyor. Çünkü sahrâ da boş değil. Peygamber Efendimiz hadis-i şerifte buyuruyor ki:

(Feinne lillâhi ibâden lâ yerâhüm) "Allah'ın erenleri vardır, evliyâsı vardır. Herkes onları görmez ama, vardır." Ezan okunduğu zaman onlar toplanıyorlar. Dağlardaki, taşlardaki vazifeliler toplanıp geliyor. O zaman yine bir cemaat oluyor, elli kat sevap veriliyor.

Bu Mescid-i Haram'da, Kâbe-i Müşerrefe'nin olduğu yerde sevap yüzbin misli... Günah da öyle... Yâni burada sevaplar ve günahlar fazla... Günah işlememeğe, hata işlememeğe dikkat etmek lâzım, sevap kazanmağa dikkat etmek lâzım!..

Bir de buranın bir özelliği daha var: Allah-u Teàlâ Hazretleri Mekke'nin dışındaki yerlerde, insanların gönlünden geçenlere hata ve günah yazmaz. Gönlünden hatalı şeyler geçirse; sûizan veya üzücü, sıkıntılı, günahlı şeyler... "İstemeden aklıma geliyor. Tam namaza duruyorum, aklıma şöyle geliyor, böyle geliyor..." gibi bazı şikâyetler duyarız meselâ, arkadaşlarımızdan. Bunların başka diyarlarda hesab ve cezası yoktur, burada vardır. Burda insanın gönlüne de sahib olması lâzım! Burada insanın gönlünün de pırıl pırıl, tertemiz, yunmuş yıkanmış olması lâzım! Gönlünden kötü şey bile geçirmemesi lâzım!..

Toplantı bereket, sevap... Böyle toplantılarda en sevaplı iş, en sevaplı ibadet ilimdir. "En sevaplı ibadet zikirdir." diye de hadis-i şerif var, amma ikisi birbirine zıt değil... Çünkü ilim de zikirdir. Zikir dediğimiz şeyin içine ilim de girer, Kur'an-ı Kerim de girer, namaz da girer. Bir insan Harem-i Şerif'te namaz kılıyorsa, zikir yapıyor demektir, Harem-i Şerif'te Kur'an-ı kerim okuyorsa, zikir yapıyor demektir. Tesbihiyle, "Allah Allah... Sübhànallah... Allàhu ekber... Lâilâhe illallah... Hasbünallah... Allàhümme salli alâ seyyidinâ muhammed... Yâ hayyü yâ kayyûm..." vs. çekiyorsa, o da zikirdir.

Demek ki, ilimle meşgul olmak da zikir olduğu için ikisi birbirine aykırı değil... En sevaplı faaliyet ilim olduğundan, ilmin en sevaplısı da Allah'ın kelâmı olan Kur'an-ı Kerim'i incelemek, okumak, anlamak, anlatmak, tefekkür etmek olduğundan, şimdi biz bu mübarek akşamda, bu mübarek akşamla ilgili bir ayet-i kerimenin izahını, bir mübarek şeyhimizin yazdığı değerli bir kitaptan okuyacağız.

Kitap, İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri'nin Rûhül-Beyan tefsiridir. Ama üstad Sàbûnî dört cilt halinde özetlemiş biraz. Bu bir hazinedir, içinde Arapça, Farsça pek çok mâlumat ve fevâid vardır. Üstad bunu okumuş baştan sona, dört cillde indirmiş. Kitap çok daha büyüktür. Farsçalarını filân atmış, yarısı gitmiş yâni... Fevâidin bir kısmı orda kalmış. Aslını okumak daha iyi, keşke aslı yanımızda olsaydı...

Fakat bu da dört cilt halinde... Bir Arap üstadın, Muhammed Sàsunî'nin böyle bir eseri beğenmesi ve ele alması ve bunu incelemesi benim hayretimi mûcib oldu. Hayret ettim ve "Niye bu eseri seçtiniz?" diye kendisine sordum. Ama güzel bir şey...

Bu bizim İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri, --Aydostlu İsmâil Hakkı da derler-- çok büyük bir zat. Bursa'da Reyhan Mahallesinde camisi var, tekkesi var. Şam'da uzun zaman bulunmuş, Arapçası çok kuvvetli, ilimde deryâ... Onun için çok büyük bir tefsir yazmış, işte onun kitabını okuyoruz ama, Muhammed Sâbûnî Sellemehullah'ın hülâsasından okuyoruz. Aslından değil...

b. Ruh Meal-Cesed Yolculuk

Biliyorsunuz Kur'an-ı Kerim'de Mi'racla ilgili, bu gece tes'id ettiğimiz kutlu ve mutlu hadise ile ilgili ayetler var... En âşikâr, en zahir, en kesin ayetlerden birisi, İsrâ Sûresi'nin başındaki "Sübhànellezî esrâ..." ayet-i kerimesidir. Bu ayet, Peygamber Efendimiz'in Mi'rac gecesinde şu Mekke-i Mükerreme'den alınıp Kuds-ü Şerif'e götürüldüğünün kesin ifade edildiği bir ayet-i kerimedir. Onun için, sohbetimizde önce Allah kelâmı olsun diye onu okuyacağım. Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksallezî bâreknâ havlehû linüriyehû min âyâtinâ, innehû hüves-semîul-basîr) Sadakallàhul-azîm.

Sübhàne demek üsebbihu demektir, yâni "Ben tesbih ediyorum." demektir. Tesbih ediyorum demek de; şânını öğüyorum, hiç bir noksanı olmadığını ifade ediyorum demektir. Şânı yüce, noksanı yok, her işi güzel, neylerse güzel eyler demek yâni... İbrâhim Hakkı Erzurûmî Hazretleri'nin ifadesiyle:

Mevlâ görelim neyler,

Neylerse güzel eyler.

Her şeyi güzel demek... Sübhâne'nin Türkçesini o da öyle söylemiş, o duyguyu öyle ifade etmiş.

Evet, Mevlâmızın her sıfatı güzeldir, hem de en güzeldir. El-Esmâül-Hüsnâ ne demek, en güzel isimler demek... Öyle sıradan bir sıfat değil, sıfatın en yükseği Mevlânın... Meselâ, Allah-u Teàlâ Hazretleri cömert ise, o sıfat en yüksek, en güzel derecede Allah'ındır. Yâni cömertliğin en güzeli, en büyüğü, en sonsuzu, başkaları ile mukayese edilemeyecek kadar mükemmel olanı Allah'ındır.

Allah-u Teàlâ Hazretleri ekber ise, o en büyüklük ona aittir. O sıfatın o kadar büyüğü mahlûkatta yoktur. Mahlûkatla mukayese edilmeyecek kadar büyüktür.

Allah-u Teàlâ Hazretleri cemîl ise, ki;

(İnnallàhe cemîlün yuhibbül-cemâl) [Allah güzeldir, güzelliği sever.] buyrulmuştur. Cemâl, en güzel olarak onda vardır, başka hiç bir mahlûkta o cemâl olamaz. Aklı olan o cemâle dûş olur, aşık olur, aşkullah ve muhabbetullaha gark olur. Aklı varsa, idraki varsa, hissi varsa, basîreti varsa ayık olur. Neden?.. Güzele aşık olunur da ondan. Güzel en güzelse, insanın gönlü yağmalanır.

Sübhàne, "Her türlü noksandan münezzehsin yâ Rabbi, seni tesbih ederim. Senin her şeyin en güzel, en mükemmel, en yüksek, en muazzam, en ulu..." demek oluyor.

Esrâ ve serâ, geceleyin gitmek fiilinden fi'l-i mâzî; bir yöne doğru geceleyin yollanmak demek... Bunun gibi başka Arapçada kelimeler vardır. Meselâ: Eymene, Yemen'e doğru gitmek demek; eş'eme, Şam'a doğru gitmek demek...

(Sübhànellezî esrâ biabdihî) "Kulunu geceleyin seyahat ettiren Allah'ın şanı her türlü noksandan münezzehtir." Ne güzel yapmıştır, her şeyi ne kadar güzeldir, ne kadar hayret edilecek, ne kadar hayran kalınacak, ne kadar dikkat çekici, taaccüb çekici bir olaydır.

Bir insanın ruhuyla bedeniyle, etrafı göre göre, geceleyin, uçaksız, muhafazasız, camdan bir tüpün içinde filân değil; Mekke'den Kudüs'e böyle bir kısa zaman içinde, ufukta gördüğü yere bir lâhzada varacak kadar hızla gitmesi, şimdiki füzelerle, uçaklarla gitmesinden daha taaccüb edilecek bir olaydır. Profesör kardeşlerimiz bilirler bu işi... O kadar sür'ate, o kadar açıklığa herkes dayanamaz. Motosikletle bile biraz fazla gitti mi, insan hasta oluyor. Ondan sonra ciğer filimleri ve sâireler; zatürre olmuş...

E o kadar hızlı gitmeseydin?.. Motosikletle 180 km hızla gidilmez ki?.. Almanlar filân biniyorlar ama, deriler, dalgıç gibi elbiseler giyiyorlar. Otomobiller tıkanıyor yollarda, oralardan geçmek için çok güçlü motosiklet kullanıyorlar.

Kulun öyle bir ata biner gibi binerek, bir gecede Kudüs'e gitmesi, şimdiki asırdaki gitmekten daha şâyân-ı taaccüb bir haldir. Sübhànallah! Biz de Allah-u Teàlâ Hazretleri'ni tesbih ve tenzih ederiz. Bu işe, bu olayın cereyanına hayrânız. Mevlâmız nasıl himâye etti, nasıl vikàye etti, nasıl götürdüyse götürmüş.

Geceleyin seyahat etmek için kullanılan bir kelime bu isrâ kelimesi... Gündüz seyahat ederse, güneş altında seyahat ederse esrâ denmez.

--Peki Araplar niçin gece seyahat eder?..

Burada gece çok tatlıdır da ondan... Gündüz çok sıcaktır, insanın iflâhı kesilir. Üç adım attı mı kumlara serilir, doktorluk duruma düşer, buza yatırılması gerekir. Kolay değil öyle güneşin altında, kumda yürümek... Ama geceleyin güzel olur. Geceleyin seyahate çıkarlar, pırıl pırıl, tertemiz, endüstriden kirlenmemiş bir havada, şâhâne bir yolculuk yaparlar. Yıldızlara böyle uzansan tutacakmışsın gibi, güzel bir gökyüzü... Nedense burda gökyüzü biraz daha canlıdır, daha güzeldir. Buralarda gece seyahat edenler, kırlarda yatanlar bilir.

(Biabdihî) "Kulunu, abdini" buyurdu ayet-i kerimede... (Binebiyyihî) "Peygamberini" demedi de, (biabdihî) "kulunu" dedi. Burda Peygamber Efendimiz'in kulluk sıfatının çok önemli olduğuna işaret vardır. Çünkü böyle muhteşem bir olayın vuk? bulması kafaları karıştırabilir. Çünkü İsâ AS'ın mucizeleri, hristiyanları Hazret-i İsâ'yı tanrı sanmaya sevketti de sapıttılar. Halbuki mucize... Peygamberlerin mucizeleri olur. Mûsâ AS'ın mucizelerini Tevrat'tan biliyorlar, ona tanrı demiyorlar; İsâ AS'ın hastaları iyi etmesine vs. mucizelerine takılıyor kafaları, kulluğunu anlayamıyorlar. Halbuki İsâ AS, rûhullah ve abdullah... O da Allah'ın bir kulu...

Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin şerîki, nazîri yok... En mühim şey o olduğundan abdihî dedi, nebiyyihî demedi. Onun için bu sıfatın çok önemli olduğunu söylemişlerdir. "Peygamber Efendimiz'in abdiyet makàmı, ubûdiyyet makamı, risâlet makamından da daha önemli bir makamdır." diye kitaplar yazmışlar.

Burda abdihî demesi; abd ruh ve bedenden müteşekkildir. Böylece Mi'racın ruh meal-cesed olduğu, yâni Mi'raca bedeniyle ve ruhuyla gittiği anlaşılıyor. Çünkü beden ve ruh ikisi bir aradadır. Sadece ruh olsaydı abd denmezdi.

Ruh ile olsaydı, iki şekilde olabilirdi: Ya uykuda olurdu, ya da insilâh halinde olurdu. O zaman müşrikler bir şey diyemezlerdi, rüya görmüş derlerdi. Herkes rüyada uçabilir, bir yerlere gidebilir derlerdi.

Rüya nedir?.. İnsanın gözü kapandığı zaman, uykuda gördüklerine rüyâ derler. Rüyâ da raâ fiilinden geliyor, o da görmek ama uykuda iken görmek...

İnsilâh ne demek?.. Evliyâullahın ruhu ölmeden, hal-i hayatında iken bedeninden ayrılır, gider, gezer, gelir; buna insilâh derler. Yâni bedeni burda durur, ruhu gezer gelir.

Misâl: Bizim tekkemizin şeyhlerinden bir tanesini --İsmâil Necâti Safranbolî olacak, iyi hatırlayamadım-- müridlerden birisi ziyarete gidiyormuş, Beyazıt'ta kalabalıkta görmüş hocaefendiyi... Dergâha geldiği zaman demiş:

"--Hocaefendiyi Beyazıt'ta kalabalıkta gördüm." demiş.

Onlar da demişler ki:

"--Hocaefendi bir yere gitmedi, burdaydı; yanlış görmüşsün!" demişler.

"--Yanlış görmedim, tam kendisini gördüm."

"--Yanlış görmüşsündür, gidelim, soralım!" demişler.

Gitmişler, sormuşlar:

"--Efendim, arkadaş sizi Beyazıt'ta gördüğünü söylüyor, biz de burda oturduğunuzu söyledik..."

Hocaefendi:

"--Evet evlâdım, oralarda şöyle bir gönül gezdirmiştim." demiş.

Hà, biz gönül gezdirme deyince sanıyoruz ki, insanın aklından şöyle bir şeyler geçirmesi... Ama evliyâullah gönül gezdirdim deyince, öbür tarafta da görünüyor. Bu işin içinde bir başka iş var demek. O zaman iş biraz basit duygularımızla basite yorduğumuzdan farklı... Hem burda oturuyor, hem de şöyle biraz gönül gezdirdim dediği, ruhumu gezdirdim demek; gönlü geziyor ama, gezdiği yerde de görünüyor.

Abdül-Ehad-i Nûrî Hazretleri'nin müridleri hacca gelmişler. Tavafta kaç defa Abdül-Ehad-i Nûrî Hazretleri'ni görmüşler. Gidince de sormuşlar, demişler ki: "Efendim siz hacca gelmediniz, İstanbul'da kaldınız. Amma hacca giden arkadaşlar da, zaman zaman sizi orda tavafta görmüşler." demiş.

O mübarek de demiş ki:

"--Müridlikleri sağlam olsaydı daha çok görürlerdi. Müridlikleri kadar görmüşler." demiş.

Hocamız nafile namaz kılardı evde... Zâten sünnetleri evde kılardı, camiye farzı kılmaya giderdi. Cemaat beklerdi, müezzin camdan Hocamız'ın geldiğini görünce, kameti o zaman getirirdi.

Bazan Hocamız namazda iken yüzüne bakardık ve korkardık. Çünkü yüzü ve gözleri boşalırdı. Sanki bedeni orda da kendisi yok gibi olurdu. Biliyorum böyle olduğunu...

İşte insanın gönlünün, ruhunun bedeninden ayrılıp da bir yerleri dolaşıp gelmesine insilâh derler. Evliyâullaha mahsus bir şeydir.

Öyle olsaydı, veya uykuda rüya olsaydı, müşrikler bu işi acaib bulmazlardı, garipsemezlerdi. Demek ki ruh meal-cesed Mi'raca gitmiş ki, bunu böyle söylemiş ki müşrikler hop oturup hop kalkmışlar. İyi ki hop oturup hop kalkmışlar da, bu işin büyüklüğü anlaşılmış. Yoksa, "Ha ha, tamam, bu sefer de böyle bir rüya görmüş." der geçerlerdi. Kesin yâni...

(Leylen) "Gecede" diyor. Yâni gecenin bir bölümünde, çok kısa bir zamanda gittiğini ifade etmek için böyle demiş. Çünkü gidilen mesafe, o günün deve ve atlarıyla bir aylık mesafe... Ama bir gecede olmuş bitmiş bu iş... Hem de gecenin tamamında değil, yâni "Akşam ezanı bu seyahat başladı, sabaha doğru zar zor döndü." filân değil... Tarfetül-ayn içinde, --başka hadis-i şeriflerden biliyoruz-- bir göz yumup açıncaya kadar oldu bu işler ama, Mi'rac'da gördüklerini anlatan hadisleri ben burda bir ay okuturum size... O kadar uzun hadisler var yâni, gördükleri çok...

E nasıl olur?.. Zaman denilen şeyin bizim anladığımız mânâdan başka türlü olmasıyla olur. İnsan ışık hızına ulaşınca, ışık hızından da öteye geçince kütlesi sıfır olur. Ondan sonra da bir çok olayları yaşar yaşar, ömür sürer, ondan sonra döner gelir, bir göz yumup açıncaya kadar zaman geçmiş olur. İnsan bu dünyadan ayrılıp da fezâya gidip geldi mi, böyle şeyler olabilir. Bunu sadece mutasavvıflar söylemiyor, fizikçiler de söylüyor. Mühendisler de bilir bu işi... Yâni formüllerden anlayanlar, kütle formüllerini, hız formüllerini bilenler, bu işi bilirler.

Işık hızına ulaştığı zaman kütle sıfır oluyor, iş değişiyor. O zaman şimdiki fizik kanunlarından başka türlü durum oluyor. Tarfetül-ayn içinde insan, her şeyi dolaşır, yine gelir.

c. Dervişin İmtihanı

Bu iyi anlaşılsın diye başka bir misâl vereyim. Mi'racı anlatmak maksadım ama, şimdi tasavvufî bir hikâye anlatacağım size:

Dervişlerden bir tanesi şeyhine kırılırmış. Dermiş ki: "Yâhu bunca yıldır tekkeye hizmet ediyoruz ediyoruz da, bizden sonraki nice çoluk çocuk geldi geçti, şeyh efendi bunlara hilâfet verdi, cübbe giydirdi, bir yere görevli gönderdi; biz kırk yıldır tekkeye hizmet ediyoruz, bize bir makam vermiyor. Mutfakta çalış babam çalış..." diye kırılırmış.

Birgün tekkenin büyük kazanında helva pişiriyorken malzemeyi koymuş, şerbeti koymuş, içine irmiği katmış, ocağın üstünde koca kazan, o da uzun kepçe gibi aletle karıştırırken, tatlıyı yaparken bir hal olmuş kendisine... Kendisi farkında değil ne olduğunun... Şeyh Efendi karşısında, demiş ki:

"--Tamam, sana da bir görev vereyim, git falanca diyara sen de orda irşad görevini yap! Seni meselâ Hindistan'ın Lâhor şehrine gönderiyorum, veya Serendib'e gönderiyorum ama, orada ne kazanırsan sonra yarıyarıya bölüşeceğiz." demiş.

"--Aman efendim, estağfirullah, müridin nesi varsa şeyhindir, hepsi sizin olsun!" demiş.

"--Yok, hepsini istemiyorum, yarısı senin, yarısı benim..."

"--Efendim, ne demek, ben dünya malında değilim, gözüm dünya malını filân görmüyor, hepsi sizin olsun!.."

"--Yok, hayır, yarısı senin yarısı benim olacak! Tamam mı?.."

"--Eh, emredersiniz efendim, nasıl isterseniz öyle olsun. Mâdem öyle istiyorsunuz yarısı sizin olsun." demiş.

Heybesini almış, çarığını giymiş, o diyara gitmiş. Bir yere yerleşmiş, camiye gitmeğe gelmeğe başlamış. Tekke terbiyesi görmüş, edepli bir derviş...

Tekke terbiyesi terbiyelerin en yükseğidir. Bilen bilir, bilmeyen inkâr eder ama, iyi bir tekke terbiyesi görmüş olan bir hanımefendi melek gibi olur. İyi bir tekke terbiyesi görmüş bir beyefendi melek gibi olur. Herkes sever onu, bal gibi olur. Herkes üşüşür başına, sohbeti tatlı olur, işi güzel olur.

Almanya'ya bir Mevlevî şeyhi gitmiş, yaşlı; Almanları fethetmiş, hayran olmuşlar. Almanlardan Mevlevî müridler var... Adam müslüman oluyor, Mevlevî oluyor. Neden?.. Tasavvuf terbiyesi görmüş de ondan... Oturuşu başkadır, konuşması başkadır, ferâgatı başkadır, selâmı başkadır, her şeyi güzeldir. Tarikat terbiyesi görmemiş insan da, bu çantanın kapağını birbirine yapıştırmak için bir şeyler var, pabuçlarda da var, çektiğin zaman çatır çatır kalkıyor. Tekke terbiyesi görmemiş insan, öyle çatır çatır olur, sert olur, sivri olur.

Türkiye'de bazı insanlar vardır, tekke terbiyesi ile eğitildiğinin farkında değildir. Oturuşundan, konuşmasından anlaşılır. "Bendeniz" der meselâ; bendeniz demek, köleniz demektir. O tekke terbiyesidir, onu şimdiki ehl-i dünya demez. Mânâsını bilse yine demez, nezaket sanıyor, ondan söylüyor. Halbuki tasavvufîdir o...

Karşısındakine "canım" diyor; cânım demek, karşı tarafa çok büyük makam, rütbe vermek demektir. Mevlevî tabiridir aslında, Mevlevî dervişlerine can derler. Yâni halkın içine işlemiştir de; halkın edebi, ahlâkı, ikrâmı, nezâketi, zarâfeti tasavvuftandır da, ama malın nerden geldiğini bilmiyor. "Made in tekke" olduğunu bilmez onun... Anadolu'daki köylümüzde de vardır o...

Tasavvuf terbiyesi görmüş insan, sevilir.

Bu mürid de gitmiş o diyara, bakmışlar adam hırslı değil, mütekebbir değil, bencil değil, arsız değil, yüzsüz değil; müeddeb bir insan, karıncayı incitmeyen bir insan... Sevmişler. Konuştukça, bir hazine olduğunu anlamışlar. "Tatlı tatlı konuşuyor, çok zarif bir insan... Allah Allah, neler söylüyor!" diye etrafına toplanmağa başlamışlar. "Camide sen bize şu kitabı okut, bu kitabı okut!" demeğe başlamışlar. İlmi mâlûm olmuş, fazlı mâlûm olmuş, kemâli mâlûm olmuş, herkes sevmeğe başlamış. "Bu adamda iş var, bu adam boş adam değil... Bu adam mânevî makamı da olan bir kimse..." diye herkes sevmiş. İrşad vazifesi de var, birilerine de ders filân vermeğe başlayınca, iyice şöhreti yayılmış.

O sırada beldenin hükümdarı ölmüş. Kazàrâ İslâm aleminin bazı yerlerinde demek ki seçme seçilme uygulamaları da varmış demek ki, bu hikâyeden o anlaşılıyor. "Kendimize bir hükümdar seçelim, bir emirül-mü'minîn seçelim!.. Kimi seçelim, kimi seçelim? En iyisini seçelim!" derken, bu dervişi seçmişler:

"--Sen başımıza geç, hizmet et!" demişler.

"--Yok, estağfirullah..."

"--Sen bu işi iyi yaparsın, Allah'tan korkarsın, haram yemezsin, zulüm yapmazsın, vergiyi kendi sarayına harcamazsın, halka hizmeti Allah rızası için dürüst yaparsın; sen reis ol!" demişler, zorlamışlar.

İstenmeden oldu mu böyle şeyler, daha iyi olur. Talib oldu mu insan, tevfikàt-ı samedâniyye kesilir. Matlub oldu mu, o zaman tevfikàt-ı samedâniyye ile desteklenir insan... Desteklenmiş, hükümdar olmuş, çok da güzel hükümdarlık yapmış. Yollar, köprüler, çeşmeler, hayır, bereket, ilim, irfan; belde ma'mur olmuş. Çok güzel, herkes memnun bu işten...

Derken o müridi oraya görevli gönderen şeyh efendi çıkmış, gelmiş. Deli divâne olmuş hükümdar, şeyhim geldi diye... Elini bırakıp ayağını öpmek istemiş, sarayına davet etmiş, tahta oturtmuş.

--E ne yapıyorsun yâhu?..

--Bu benim şeyhim!

Tahta oturtmuş, önünde diş çökmüş. Herkes de, "Hükümdarın hocasıymış, şeyhiymiş... Allah Allah..." demiş. Konuşmuşlar, görüşmüşler. Akşam olmuş, herkes dağılmış, başbaşa kalmışlar. Şeyh efendi sormuş:

"--Eee, seni buraya gönderirken ne konuşmuştuk?.."

"--Efendim, işte bana nasihat etmiştiniz, 'Halka şöyle davran, böyle davran!' demiştiniz.

"--Tamam, onları geç!.. Ne konuşmuştuk sonra?.."

"--Hatırlayamadım efendim..."

"--Ne kazandıysan yarısı senin, yarısı benim olmayacak mıydı, öyle konuşmamış mıydık?.."

"--Efendim, hepsi sizin olsun!"

"--Yok, o zaman da söylemiştim, yarısı senin, yarısı benim olacak diye konuşmuştuk. Ben sözüme sadıkım, hakkıma da razıyım. Getir bakalım, bölüşelim!.." demiş.

"--Efendim işte ben şu kadar maaş aldım, şu kadarını da biriktirdim, harcayamadım da... Yarısı senin, yarısı benim... Arazi verdiler, buyur, yarısısenin, yarısı benim..."

Kâğıt kalem almışlar, başlamışlar her şeyi bölüşmeye... Ciddî ciddî bölüşüyorlar, şeyhin kaşları çatık, şakası yok, gayet de ciddî, kuruşu kuruşuna hesap yapıyor şeyh efendi... Şaşırmış, "Allah Allah!.. Ahiret adamı dünya malına bu kadar böyle titiz..." demiş. Yâni anlayamıyor vaziyeti, anlaşılabilir gibi de değil zâten.

Şeyhleri kimse anlayamaz; Hürriyet gazetesi, Milliyet gazetesi filân hiç anlayamaz, ilericiler hiç anlayamaz!.. Radikal müslümanlar hiç anlayamaz!.. Bazı devletlerin müslümanları hiç anlayamaz!.. Hiç anlayamazlar, hep sûizan ederler.

Şimdi sûizanna gidiyor iş, bütün suizanları şeyh topluyor üstüne... "Hadi bakalım malları bölüşeceğiz, getir kâğıdı kalemi..." demiş, her şeyi bölüşmüşler.

"--E başka?.."

"--Her şeyimi ortaya koydum neyim varsa söyledim efendim..."

"--İyi düşün, iyi düşün, unutulmasın!" demiş.

"--Efendim, işte bunlar..."

"--Yok, daha var!"

"--Ne var efendim?"

"--Sen buraya nasıl geldin? Bekârken evlendin, burda çoluk çocuğun oldu. Burda olmadı mı bu çocuklar?.."

"--Doğru efendim, burda oldu bu çocuklar."

"--Tamam, onları da bölüşeceğiz!"

"--Peki efendim, emredersiniz." demiş.

Çocukları da bölüşecek, şeyh efendi alacak gidecek çocukları... Şu şeyhe bak!..

"--Kaç tane çocuğun var?.."

"--Üç tane..."

"--Birisi senin, birisi benim; bu üçüncüsü ne olacak?.."

"--Bu da sizin olsun efendim..."

"--Yok, ne laf anlamaz müridsin, yarı yarıya olacak!"

"--Bu yarı yarıya olur mu efendim?.."

"--Niye olmasın, ortasından keseriz, yarı yarıya olur. Satır getirin!" demiş.

Hükümdar böyle bakıyor şeyh efendiye, Allah Allah!.. Satırı getirmişler.

"--Çocuğu getirin!" demiş.

Çocuğu getirmişler.

"--Şunun bir bacağını tut, bir bacağını da ben tutayım!" demiş.

Satırı kaldırınca; o da, "Senin gibi şeyh olmaz olsun!" diye elindekini şeyh efendiye karşı kaldırmış, o anda bütün bu hayaller bozulmuş. Bir de bakmış ki adam, mutfakta yine... O heyacanla elinde tutup kaldırdığı da helva kazanını karıştırdığı koca kepçe imiş. Ama kime kaldırılmıştı?.. Şeyh efendiye... Ama karşıda şeyh filân yok, bu kepçe havada, önünde helva kazanı, öyle duruyor. "Allah Allah, sübhànallah! Hayırdır inşaallah, rüya gibi bir şey görmüşüm demek ki..." demiş

Şöyle etrafına bakınmış. Bir his gelmiş kendisine, bir de arkaya bakmış ki; şeyh efendi kapıya dayanmış şöyle, mütebessim ona bakıyor.

"--Evlâdım, sen bu teslimiyetsizlikle, bu kafayla çok daha helva kazanı karıştırırsın!" demiş, yürümüş gitmiş.

Şimdi ben bu hikâyeyi niçin anlattım?.. Yâni kısa bir zaman içinde bir çok şeyler oluyor, evleniyor, çoluk çocuk sahibi oluyor, bir çok şeyleri görüyor insan, ondan sonra uyanıyor. Rüyalarınızın ne kadar sürdüğünü sanıyorsunuz siz?.. Rüyalar birkaç saniyelik... Neler neler görüyor insan rüyada... Kısa zamanda çok şey görür insan... Yâni işler biraz karışık.

Bizim ihvânımızdan bir hoca hanım vardı. İlkokul öğretmeniydi, iyi ihvânımızdı, Allah rahmet eylesin... Duldu. Hocamız'a gelmiş:

"--Efendi Hazretleri, ben hacca gitmek istiyorum ama, mahremim yok beni hacca götürecek, gidemiyorum." demiş.

Biliyorsunuz Hanefî Mezhebi'ne göre mahremsiz kadının seyahati yoktur. Peygamber Efendimiz diyor ki:

"--Allah'a ve ahiret gününe inanan bir kadın, mahremsiz sefer mesafesine gitmesin!"

Hanefî mezhebinde mahremi yoksa bir kadın hacca gidemez. Turizm şirketinin reisiyle nikâhlanarak, oyunla, dalgayla, dümenle hac olmaz. Hepsiyle nikâhlanıyor, hepsini alıyor hacca götürüyor, getiriyor... Öyle saçma şey olmaz!..

Hocamız da demiş ki:

"--Ben seni götüreyim!"

Sevinmiş o da... Demek ki hac mevsimi geldiği zaman Hocamız ona da bilet alacak, onu da yanına katacak, herhalde öyle götürecek diye düşünmüş. Sabah namazından sonra gelmiş eve... Gece herhalde tesbih filân çektiği için, biraz uyku ihtiyacı olur dervişin; yatmış. Rüyasında Hocamız gelmiş, almış bunu, getirmiş Mekke'ye... Bütün hac vazifelerini yaptırmış, yaptırmış, haccı tamamlatmış.

Hocahanım anlatmıştı bana... "Ben de sanıyordum ki, beni hacca götürecek. O gün rüyada bütün hac vazifelerini; Arafat'ı, Müzdelife'yi, Mina'yı, tavafı ve sâireyi, hepsini yaptırdı." dedi.

Bu zaman dediğimiz şey çok elâstikî bir şeydir. Bunun içine bir yerinden girildi mi, bu böyle deryalar kadar genişler, uzun da sürebilir. Fizikçiler de böyle derler bunu, yalan değil, gerçektir.

(Leylen) Yâni tüm gecede değil, tarfetül-ayn içinde Rasûlüllah Efendimiz Mi'raca gitti geldi ama, neler gördü, ciltlere sığacak kadar müşahedeleri var... Kısa zamanda olur bunlar

Fzikçiler söylemese de, mâdem Rasûlüllah Efendimiz böyle söylemiş, sadaka rasûlülah... Öyledir de, Mi'rac olağanüstü bir olay olduğu için onu yaşamayan bilmez ama, biz de fizikten biliyoruz ki, böyle olur bu iş...

Hazret-i Aişe anamız diyor ki: "Yatağının sıcaklığı geçmemişti." Tabii geçmez, kısa zamanda olur bu işler.

d. Allah'ın Ayetleri

En kuvvetli rivayete göre, Recebin 27. gecesinde oldu, pazarı pazartesiye bağlayan gece oldu. Peygamber Efendimiz'in her şeyleri bu pazarı pazartesiye bağlayan gece olmuştur. Hicreti, doğumu, vefatı, Mi'racı... hep o gecede olmuştur.

(Minel-mescidil-harâm, ilel-mescidil-aksà) Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksà'ya gecenin bir bölüğünde götürdü Allah-u Teàlâ Hazretleri... Sübhànallàh, şânı ne kadar yüce ki, nasıl olduysa o devirde bu işi böyle yaptı; kulunu Mekke'den Kuds-ü Şerif'e götürüverdi.

El-Mescidül-Haram, şu bizim namaz kıldığımız yerdir. Kâbe-i Müşerrefe'nin etrafı Mescid-i Haram'dır. Kâbenin duvarından kapısından ibaret olan binası da Beytullah'tır. Altın kapılı, siyah örtülü, dört duvarlı, bir avlulu bir bina... Halil bey görmüştür, bizim Muhibb-i Rasül de gördü. Bize de nasib oldu, tamirat esnasında Kâbe-i Müşerrefe'nin içine girdik ve içini gördük elhamdü lillâh... Herkese nasib olmuyor.

Etrafı Mescid-i Haram'dır. Aksà, en uzak demek... Arapların bildiği bölge içinde en uzaktaki mescid olduğundan, Kudüs'teki Süleyman AS tarafından yaptırılan mescide Mescid-i Aksà diyorlar. Şimdi yahudiler sağını solunu kazmağa filân çalışıyorlar, o eski binayı bulmağa gayret ediyorlar. Ordan oraya götürdü.

(Ellezî bâreknâ havlehû) "O Kuds-ü Şerif ki, o bölge meleklerin ve vahyin inme yeridir. İbrâhim AS'dan beri peygamberlerin yaşam yeridir, ibadet ettikleri yerlerdir. Çeşit çeşit güzel nehirlerle, meyvalı ağaçlarla, Arapların, bu çöl ahalisinin hayran kalacağı güzellikte bir yerdir. Bereketli bir yerdir. Dımaşk vardır, Ürdün vardır, Filistin vardır, Halîlürrahman gibi çeşitli şehirler vardır. Oraları da kutsaldır. Kudüs de, etrafları da hep peygamberlerin yâdigârlarıyla, hatıralarıyla dolu yerler.

(Linüriyehû min âyâtinâ) "Ayetlerimizi o Rasûlümüze göstermek için, gösterelim diye onu geceleyin oraya götürdük. Biliyorsunuz Kur'an-ı kerim'de ayet kelimesi iki anlamda kullanılır:

1. Sûrenin içindeki cümle veya cümleciklerden ibaret olan bölüme ayet denir. Bu ismi Allah vermiştir. Âl-i İmrân Sûresi'nin başında buyuruyor ki Allah-u Teàlâ Hazretleri:

(Hüvellezî enzele aleykel-kitâb) "Ey Rasûlüm, sana bu Kur'an'ı, kitabı vahyedip indiren o Allah'tır. Allah'tan geliyor sana bu vahiyler. (minhü âyâtün muhkemâtün hünne ümmül-kitâb) Bu gelen kitabın muhteviyatının bir kısmı muhkem ayetlerdir ki bunlar kitabın esasıdır. (ve uharu müteşâbihât) Bir kısmı da müteşâbih ayettir."

Muhkem ayetler, mânâsı anlaşılabilen, hüküm ifade eden ayetlerdir. "Namaz kılın! Zekât verin! Gıybet etmeyin!.." vs. gibi ayetlerdir. Müteşâbih ayetler, mânâsını kulların anlayamayıp terledikleri ayetlerdir. "Elif, lâm, mîm..." Ne demek acaba, çatlayacağım merakımdan... "Hà, mîm, ayn, sîn, kàf..." Allah Allah, ne demek acaba?.. Müteşâbih, yâni anlamını Allah'ın bildiği esrârengiz bölümleri de vardır Kur'an-ı Kerim'in... Remizlerdir, işaretlerdir, Habîbullah Muhammed-i Mustafâ'sı biliyordu.

Çoğunlukla muhkem ayetlerdir, bir kısmı da müteşâbih ayetlerdir. Müteşâbih ayetlere dayanıp da uzun boylu laf söylemek doğru değildir. Muhkem ayetlerle konuşulur, Kur'an-ı Kerim'de Allah-u Teàlâ Hazretleri şöyle buyuruyor denir. Müteşâbih ayetlerle ancak münafıklar, oralardan bir takım kafa karıştıracak şeyler çıkartmak için uğraştıklarından, o uygun değildir.

(Fe emmellezîne fî kulûbihim zeyğun feyettebi?ne mâ teşâbehe minhübtiğàel-fitneti vebtiğàe te'vîlih) "Fitne çıkarmak için, te'viline kalkışmak için, ileri geri konuşmak için onları dillerine dolarlar." O doğru değil! Edepli müslüman, Allah bilir diyecek, edebini takınacak, bilmediği şeyde susacak.

2. Bir de muazzam, çok ilgi çekici, çok taaccüb edilecek olaylara da ayet denir. Göksel bir olay, yerdeki bir olay, ibretli bir olay; ona da ayet derler. Kur'an-ı Kerim'de o da vardır:

(Linüriyeke min âyâtinel-kübrâ) [Tâ ki sana, en büyük ayetlerimizden bazılarını gösterelim.]

Firavun'a Allah Mûsâ AS'ı gönderdi. O kâfir, o ülûhiyyet iddiasındaki iddiasındaki herif-i nâşerif hizaya gelsin, bıraksın bu bâtıl dâvâyı diye Mûsâ AS ona çeşitli ayetler gösterdi. Ordaki ayetler nedir?.. Duygularla algılanabilen, gözle görülen, kulakla işitilebilen olaylar. Ne idi?.. Asâsını yere atıyordu, ejderhâ oluyordu. Bir ayet işte bu... Yâni delil, yâni işin doğruluğunu gösteren bir olay.

Sihirbazlar bir sürü sihirler yaptılar, çattılar, kurdular. Mûsâ AS terlemeye başladı. "Eyvâh, bilgili sihirbazlar, bu kadar da ahali toplanmış, şimdi beni yenecekler!.." diye düşündü. Ne sihirler yaptılar, insanların gözlerini boyadılar, herkes şaşırdı ne yapacağını...

Allah-u Teàlâ Hazretleri dedi ki:

"--Yâ Mûsâ asânı yere atıver bakalım!"

Mûsâ AS asâsını yere bir attı, asâ oldu bir ejderhâ... Gitti, sihirbazların yaptığı her şeyi yuttu, ortada bir şey kalmadı. Ne sihir kaldı, ne sihir düzeni kaldı, ne sihirbazların yaptığı, çattığı şeyler kaldı.

Bu sihirbazların yaptığı az değildir. Bizim köye bir sihirbaz gelmiş, kahvede gösteri yapmış. Görenler anlatıyorlar.

"--Kahvenin tavanına bakın!" demiş.

Herkes bakmış. Bildikleri kahvenin tavanı asma olmuş. Yâni salkım salkım üzüm olan, bol üzümlü bir asma olmuş.

"--Herkes bir salkımı tutsun!" demiş.

Herkes beğendiği bir salkımı tutmuş.

"--Herkes çakısını, bıçağını çıkarsın!" demiş.

Bizim köyde çakı taşınırdı eskiden. Kını vardı, arka tarafı boynuz gibi çatal, sapı gümüşlü olurdu. Herkesin bir bıçağı vardı, bıçaksız gezilmezdi. Ben bile ortaokul talebesi iken yaptırmıştım.

Herkes bıçağını çekmiş, yüklü salkımı da tutmuş.

"--Salkımın dibine bıçağı dayayın, ama sakın kesmeyin hà!" diye tembihlemiş.

Herkes bıçağı salkımın köküne dayamış. Köylüler anlatıyorlar bunu... Sonra yaptığı numarayı bir bozmuş. Herkes bir de bakmış ki, kendi burnunu tutmuş, bıçağı oraya dayamış.

Nasıl yapılır, hayret ettim ben... Bayağı bir hüner. Yani batırsa bıçağı, burnunun ucunu kesecek. Sihir böyle bir şey... Yâni yaparlar, gözlerini boyarlar. (Saharû a'yünen-nâs) Sihirbazlar yaptıkları düzenlerle insanların gözlerini büyülediler ama, Mûsâ AS'ın asâsı hepsini yuttu. Daha başka? (Tis'u ayâtin beyyinât) Dokuz başka ayet gösterdi, olay oldu. Hepsinde Mûsâ AS'ın hak peygamber olduğunu tasdik ettiler, "Tamam, bu peygamberdir." dediler, ondan sonra döndüler.

Demek ki olaya da ayet deniliyor, Kur'an cümlesine de ayet deniliyor; bunu iyi bilin! İki tür kullanış da Kur'an-ı Kerim'de var.

(Linüriyehû min âyâtinâ) "Ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye..." Allah'ın Peygamber Efendimiz'e bu kutlu seyahatte gösterdiği ayetler nelerdir?.. Kendi zâtına ait, ulûhiyyetine ait şeyler gösterdi. Rabbül-izzeti âşikâre gördü. En büyük ayet bu...

Sonra cenneti cehennemi gösterdi, yedi kat semâvâti gösterdi, eski peygamberleri gösterdi. Peygamber Efendimiz o seyahatte hepsiyle konuştu. Sahih hadislerde bu da anlatılıyor. Şimdi bizim radikal müslümanlar sorarlar hemen:

--Bu hadis sahih mi?..

--Sahih, işte bak, müttefekun aleyh olduğunu gör!..

(İnnehû hüves-semîul-basîr) "Allah-u Teàlâ Hazretleri her şeyi duyar, işitmediği hiçbir şey yoktur." Gizlide birisi birisiyle fısıldaşsa, onu bile duyar. "Ve her şeyi görür." Her şeyi görür, her şeyi bilir, çünkü her yerde hàzır ve nâzırdır.

(Ve hüve meaküm eynemâ küntüm, vallàhu bimâ ta'melûne basîr) [Nerede olsanız, o sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.] Her yerde hàzır ve nâzırdır, bu işin şakası yok... İnsanın aklı olsa, imanı sağlam olsa, ayağını uzatamaz edebinden...

Ben öyle kimseler hatırlıyorum. Ankara'da derviş ahlâklı bir kimse vardı, geceleyin dizlerine kuşak gibi bir şeyden çember geçirirmiş. Burda Yemenliler yapıyorlar Ramazanda... Neden?.. Ayağımı uzatmayayım da, edebe aykırı olmasın diye... Tasavvufî edebdir, herkes anlamaz.

e. Işık Hızından Daha Hızlı

Ayet bu... Mâdem bir ayet okuduk, bir de hadis okuyalım! Buhàrî ve Müslim Mâlik ibn-i Sa'saa'dan rivayet etmiş. Şimdi Peygamber Efendimiz'in sahih hadis-i şeriflerinden, o mübarek fem-i saâdetinden, o mübarek ağzından sahabe-i kirâmına bu hadiseyi nasıl anlattığını, bir kısmını da özetlemek sûretiyle size bildirelim:

(Beynemâ ene fil-hatîmi mudtacian) Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki: "Ben Kâbe-i Müşerrefe'nin yanında, Hatîm'de şöyle yaslanmış duruyordum. (izâ etânî âtin) birden bire bana bir şey geldi..." Bunun melek olduğu anlaşılıyor. (feşakka mâ beyne hâzihî ilâ hâzihî) "Şuramla şuram arasını yardı." Göğsünü yarmış. (festahraca kalbî) "Kalbimi çıkardı. (sümme ütîtü bitastin min zehebin memlûetin îmânen) Sonra içi îman dolu bir leğen getirildi. (fegusile kalbî bimâi zemzem) Zemzem suyu ile benim kalbim o iman dolu tasın içinde yıkandı."

(Sümme huşiye sümme üîde) "Sonra kalbimin içi dolduruldu ve yerine konuldu." diyor. Mâneviyat, nur ve iman doldurulmuş ve eski haline getirilmiş.

(Sümme ütîtü bidâbbetin dûnel-bağli ve fevkal-hımâr) "Sonra önüme bir binek getirildi, bir mahlûk getirildi ki, katırdan biraz küçükçe, ama merkepten biraz daha büyükçe, (ebyad) beyaz renkli bir binek... (yukàlü lehül-bürâku) Ona Burak deniliyordu. Burak denilen o mahlûk getirildi." Burak, berk kelimesiyle ilgili. Berk de şimşek demek...

(Yedau hatvehû inde aksâ tarfihî) "Bu mahlûk ayağını, gözünün baktığı yerin en ötesine koyuyordu, yâni ufka koyuyordu." Yâni her adımı ufkun ta ötesine kadar, öyle bir mahlûk...

İşte Cebrâil AS kılavuzu olmuş, Peygamber SAS Efendimiz Burak'a binmiş ve Kâbe-i Müşerrefe'den yolculuk başlamış.

................

Şimdi Peygamber SAS yedi kat semâvâtı nasıl geçti, o kadar sür'at nasıl olur?.. Bu ışık hızıyla filân olmaz. Işık saniyede üçyüzbin kilometre yol alıyor. Dünyanın çevresi ekvatorda kırkbin kilometre... Yâni "Bir" deyinceye kadar ışık dünyanın etrafını ekvatorda yedi defa tavaf ediyor. Yedi kat semâvâti geçmek için milyonlarca, milyarlarca sene lâzım! Bu ışık hızıyla da olmaz. O zaman kâinatta ışık hızından başka hızlar var, onu anlatayım:

Birkaç tıp kitabında gördüm. Ayhan Songar'ın bir kitabında da gördüm, ondan önce Metabiyoloji diye bir kitap okudum, orda da gördüm. Bir tecrübe aktarılıyor. Telepati denen bir olay var, yâni bazı insanlar bazı kimselerin hislerini uzaktan algılayabiliyorlar. Çok uzaktan, yâni Mekke'deki adam Ankara'daki insanın duygusunu algılayabiliyor. Tele mesafeyi gösteriyor, pati duygu demek; telepati, uzaktan duyguyu algılamak..

Şimdi bunu incelemişler adamlar. "Yâhu bu telepati nasıl oluyor?" diye inceliyorlar bunları. Sadece fizik, kimya tecrübesi yapmakla kalmıyorlar, başka şeyleri de inceliyorlar. Deney değil mi, her şey ilim konusu...

Birbiriyle iletişim kurabilen insandan birisini Moskova'ya koymuşlar, diğerini Sibirya'ya, veya Leningrad'a koymuşlar. Yâni, uzak bir yere göndermişler. İmtihan yapacaklar, deney yapacaklar.

Moskova'daki adama bir şey vermişler. Tecrübeyi yapan heyet var. Ne verelim diye kararlaştırıyorlar, işin içine hile karışmasın diye daha önceden belli bir şey değil... Meselâ bir kutu vermişler, "Bunu arkadaşına anlat!" demişler. "Eni şukadar,boyu şu kadar, içinde şu var..." diye anlatmış. Öteki Sibirya'daki veya Leningrad'daki şahıs da başlamış anlatmaya: "Arkadaşımın eline şöyle bir kutu verdiler; eni şu kadar, boyu şu kadar..." Onu da yazmışlar. Sonra telefon etmişler:

"--Böyle böyle söylüyor bu adam, doğru mu söylüyor?.."

"--Evet, aynen öyle..."

"--Bir daha yapalım!" demişler.

Bu sefer bir metal silindir vermişler, "Bunu anlat bakalım!" demişler. O zaman öbür taraftaki:

"--Bu sefer bir metal silindir verdiler." demiş.

Anlamışlar ki haberi götürebiliyor, yâni Moskova'daki haberi öbür tarafa iletiyor. Nasıl iletiyor?.. Herhalde elektromanyetik dalgalarla iletiyordur...

Şimdi İstanbul'dan yayın yapan Kanal-7'yi burdan nasıl dinliyoruz?.. Uydular ve elektromanyetik dalgalarla oluyor bu işler. Elektromanyetik dalga ne kadar hızlıdır?.. Işık hızı kadar... Işığın üzerine biniyor, destekliyor, ışıkla beraber gidiyor. Demişler ki:

"--Elektromanyetik dalga ile mi gidiyor, anlayalım!"

Algılayan kişiyi Faraday kafesinin içine almışlar. Faraday kafesi fizikte bilinen bir cihazdır. Tellerden yapılmıştır, tellerde elektrik akımı vardı. İçine elektromanyetik dalga giremez, çünkü tellerin manyetik alanlarından elektromanyetik dalga geçemez. İçeriye radyo koysan, çalmaz; televizyon koysan, almaz. Neden?.. Faraday kafesinin içine elektromanyetik dalga işlemez.

Elektromanyetik dalgalar işlemesin diye Faraday kafesinin içine almışlar medyumu; yine söylemiş. "Bu sefer şunu verdiler, bu sefer bunu verdiler..." diye ne verdilerse, yine söyleyebilmiş. O zaman anlamışlar ki, kâinatta ışık hızından da hızlı giden, elektromanyetik olmayan birtakım iletişim imkânları var.

İşte millet böyle çalışıyor. İlmi ilerletmek için, bir şeyler bulmak için böyle çalışıyor. Bizimkiler de ilmi inkâr ediyor.

Şimdi Peygamber SAS yedi kat semâvâtı nasıl geçti, o kadar sür'at nasıl olur?.. Bunu anlatmak için bu sözleri söyledim. Bu ışık hızıyla filân olmaz. Işık hızından çok daha fazla hız lâzım bu işin olması için... Allah-u Teàlâ'nın kudretiyle, o kadar sür'ati sağlayabilmiş Peygamber SAS Efendimiz.

Birinci semâya gelmiş. Burda ilginç bir şey söyleyeceğim, çok devam ettirmeyeceğim hadis-i şerifi... Onu okuyalım beraberce:

(Fehumiltü aleyh) "Ona bindirildim. (Fentaleka bî cibrîlü hattâ etes-semâed-dünyâ) Cebrâil beni peşine taktı, bana kılavuzluk ederek birinci semânın kapısına kadar geldik. (festefteha) Semânın kapısının açılmasını istedi." Yâni Cebrâil AS, "Semânın kapısını aç!" diye meleğe sesleniyor.

(Fekîle: Men hâzâ?)

"--Kim o?" dendi.

Demek ki semânın bu tarafından öbür tarafı görünmüyor, veya görünse bile gören görüleni tanımıyor. Muhafız, "Kim o?" diye soruyor. Kapı çalındığı zaman içerden sorulur ya...

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâilim." dedi, kendisini tanıttı, ben demedi.

Kapı çalınıyor, içeriden "Kim o?" diyor hanım; "Ben..." diyor. Yâhu herkes ben der, sen kimsin?.. Ben denmeyecek, isim söylenecek. Kapıyı çalıp da içerden, "Kim o?" diye sorulduğu zaman, ben de diyorum ki:

"--Es'ad Hoca derler bir gariban var, o..."

"--Yâ öyle mi?" diyorlar, açıyorlar.

Yâni adını söyleyecek.

(Kîle: Ve men meak?)

"--Peki, yanındaki kim yâ Cebrâil?"

Cebrâil'e müsaade edcek, yanındakini soruyor melek... İlginç, o soruşturma beni ilgilendiriyor, sizi de ilgilendirir diye söylüyorum.Yanındaki kim diye soruyor

(Kàle: Muhammedün) Cebrâil dedi ki:

"--O da ahir zaman peygamberi Ebül-Kàsım Muhammed-i Mustafâ!.."

(Kîle: Kad ürsile ileyhi)

"--Ona davet gönderildi mi, izin gönderildi mi ki, o buralara gelebiliyor?"

Gelemez, bir beşer oralara gelemez. Semânın sonuna ulaşabilmesi için milyarlarca sene lâzım! Gidemez oraya kadar...

(Kàle: Neam) Cebrâil AS:

"--Evet, izni var, tamam."

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe) Melek o zaman:

"--Ona merhabalar olsun, ne hoş bir gelişle geldi!.." dedi.

Yâni hoş geldi, sefâ geldi. (Fefütiha) "Birinci semânın kapısı açıldı."

Semânın tabakaları nasıldır, neyin nesidir, fizikçiler bunları incelesinler. Yalnız ben bir ipucu söyleyebilirim:

(Velekad zeyyennes-semâed-dünyâ bimesâbîha) Yıldızların olduğu bütün mıntıka birinci semâdır. İkinci semâ yıldızlı değildir. Azamete bak, büyüklüğe bak, yıldızların olduğu semâ sadece birinci semâdır. Ondan sonra artık kıyas et!..

Bizim Ahmed Gök genel müdürken, onun odasına gittim ben. Orda kâinâtın bir şemasını kartona basmışlar. Dünya Güneş sisteminde küçücük, nokta gibi kalıyor. Güneş sistemi, bizim mensub olduğumuz galakside nokta gibi kalıyor. Bizim galaksimiz bilmem nerede nokta gibi kalıyor. Dedim:

"--Şu haritadan bir tane de bana temin et!"

Çok muhteşem bir şey... Kâinatın azametini anlatıyor insana...

Allàhu ekber'i insan en iyi nasıl anlar?.. Dışarıya çıkar, gökyüzüne bakar, "Bu mülkün sahibi Allahu ekber." der. Çünkü mülk çok büyüktür. Milyonlarca senede ışığı geliyor bu tarafa da, dibi bilinmiyor. Bu gökyüzü niye mavi?.. Ordan ışık gelmiyor da ondan... Yıldızdan ışık geldiği için görüyorsun da, ışık gelmeyen yeri görmüyorsun. Arkadan ışık gelse, orayı da göreceksin.

Her gördüğün ışık da, orda o anda mevcut değil... Eğer beş milyon ışık yılı mesafesindeki bir yıldızsa, beş milyon yıl önce yıldız sana ışığını göndermiş, beş milyon sene geçmiş, ışığı sana yeni ulaşmış. Sen şimdi orda görüyorsun, yıldız var sanıyorsun. Hava alırsın sen... Belki ordan gitti şimdi, belki yok oldu, belki patladı, belki yutuldu, karadeliğe girdi belki... Beş milyon yıl önceyi görüyorsun sen, hâl-i hazırı göremiyorsun.

Hâl-i hazırı görmek zaman perdesiyle örtülüyor. Yâni kâinâtın hâl-i hazırını bu gözünle baksan göremezsin. Neden?.. Senin gözüne ışık gelecek de, öyle göreceksin. Yoksa gördüğün çok eski masallar... Gökyüzüne bakan eskiyi görüyor. En uzaktaki yıldızın en eski halini görüyor. Onun için maviliklerin ötesini anlayamaz, aklı durur.

Bir tanesi diyor ki: "Kâinatın böyle ileriye doğru devam ettiğini düşünmek yanlıştır. Kâinat daireseldir." diyor. Daha fazla konuşursa, fırttırır. Aklı fırt diye çıkar gider. İşte Allahu ekber'i insan ordan anlar.

(Felemmâ halastü feizâ fîhâ âdem) Birinci semânın kapısından geçince bir de ne göreyim, orda Adem AS yok mu?..

(Fekàle:) Cebrâil dedi ki: (Hâzâ ebûke âdemü)

"--Yâ Rasûlallah, bu senin deden Adem AS... (Fesellim aleyhi) Selâm ver ona!"

(Fesellemtü aleyhi fereddes-selâm) "Ben de dedem Âdem AS'a selâm verdim, o da benim selâmımı aldı. (Sümme kàle:) Sonra dedi ki: (Merhaben bil-ibnis-sàlih, ven-nebiyyis-sàlih)

"--Hoş geldin, merhaba ey sâlih evlât, ey sâlih peygamber!" dedi Adem AS.

Daha neler konuştular, başka hadislerde var.

İkinci semâda Yahyâ ve İsâ AS'la görüştü. Üçüncü semâda Yusuf AS'la, dördüncü semâda İdris AS'la, beşinci semâda Hârun AS'la, altıncı semâda da Mûsâ AS'la, yedinci semâda İbrâhim AS'la görüştü. Hepsiyle selâmlaştı, selâm aldılar vs. vs. Hattâ Mûsâ AS'la uzun uzun görüştüler. Huzur-u izzete giderken de konuştu, huzur-u izzetten dönerken de konuştu. Sordu Mûsâ AS:

"--Rabbin ne emretti?.."

"--Elli vakit namaz emretti." dedi Peygamber Efendimiz.

"--Git Rabbine söyle, ben bu insanların arasında yaşadım, ben bu insanları iyi tanıyorum, bu insanlar bir günde elli vakit namazı kılamazlar. Ricâ et, niyaz et, dua et, Rabbin azaltsın." dedi Mûsâ AS.

Peygamber Efendimiz gitti, kı

Yorum (yok) Yorum yaz!

İSLAM EN BÜYÜK NİMET


2/11/2008 · Kategori: MIRA_

İslâm En Büyük Nimet!





 

İSLAM EN BÜYÜK NİMET

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!

Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!..

Size dünyanın en mübarek şehri Mekke-i Mükerreme'den hitab ediyorum. Almanya'dan buraya umre için --elhamdü lillâh-- geldik. Babamlar da buradalar, çok mutluyuz. Hem ailevî bir sevinç, hem dînî bir tatlı durum... Allah cümlenize nasib eylesin... Ailece, çoluk çocukla, dostlarla nice nice haclar, umreler, ziyaretler, ibadetler ihsân eylesin...

Hepinizin Mi'rac kandilinizi candan tebrik ederim. Allah-u Teàlâ Hazretleri Mi'racınızı, gecenizi, kandilinizi kutlu eylesin, mübarek eylesin... Nice nice mübarek kandillere, günlere, fırsatlara, sevap kazanma, rahmete erme vesîlelerine uyanık müslüman olarak erişmeyi nasîb eylesin... Sonunda rızasına nâil olup, cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasib ve müyesser eylesin...

a. Mi'rac Nedir?

Mi'rac hakkında evvelki senelerde yapmış olduğumuz konuşmalar var. Tabii her seferinde değişik rivayetleri alarak çeşitlendirmeyi, yeknesak olmaktan, aynı şeyleri tekrar etmekten kaçınmayı tercih ediyoruz. Bu sefer de başka rivayetleri, inşaallah nakletmek istiyorum.

Önce tabii Mi'rac kandili nedir, Mi'rac nedir; bilmeyenler bilsin, bilenler de daha iyi tanısın diye onu anlatmam lâzım!

Mi'rac, Peygamber Efendimiz'in hayatında vuk? bulmuş olan çok büyük bir olaydır, çok müstesnâ bir olaydır. Beşerden hiç kimseye nasîb olmamış olan bir olaydır. Peygamberlerden de sadece Peygamber SAS Efendimiz'e, bu kadar şumüllü, bu kadar engin ve geniş müşahede nasîb olmuştur. Çok muhteşem bir ikrâm-ı ilâhîdir. Çok mübarek bir hadisedir.

Nedir bu hadise?.. Peygamber SAS Efendimiz hicretten bir yıl önce, Receb ayının 26'sını 27'sine bağlayan gecede; Mekke-i Mükerreme'deki Mescid-i Haram'ın civarından Kudüs'teki Mescid-i Aksâ'ya, mucize olarak, bir peygambere nasîb olan olağanüstü bir olay, fevkalâde müstesnâ bir mazhariyet olarak bir gecede gitmiştir.

Ondan sonra Kuds-ü Şerif'te, peygamberân-ı izâm (Salevâtullàhi ve selâmühû aleyhim ecmaîn) hazretlerinin, yâni peygamberlerin ruhâniyetleriyle toplantı yapmış ve onlara imamlık eylemiştir.

Ondan sonra yedi kat semâvâtı ziyaret edip, geçip cenneti, cehennemi, Sidre-i Müntehâ'yı görmüştür. Cebrâil AS'la, meleklerle konuşmaları olmuştur.

Ondan sonrda Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin Arş-ı A'lâ'sına, huzur-u izzetine varmıştır. Allah-u Teàlâ Hazretleri'yle mükâleme şerefine ermiştir. Hâl-i hayatında, daha vefat etmemiş bir beşer olarak, en yüksek makama çıkarak, böyle bir şerefe mazhar olmuştur. Allah-u Teàlâ Hazretleri'ni âşikâre görüp, selâmına, hitâbına, sitâb-ı müstetâb-ı bî-nihâyesine mazhar olmuştur. Ondan sonra da dönmüştür.

Ümmetine bu Mi'racın, bu olağanüstü olayın hatırası, hediyesi olarak, yolculuk dönüşü yoldan dönenlerin evde olanlara hediyesi gibi, biz ümmetine beş vakit namaz farziyetini getirmiştir. Beş vakit namaz Mi'rac gecesinde farz olmuştur.

Bakara Sûresi'nin sonundaki 285 ve 286. Âmener-rasûlü ayet-i kerimeleri de bu gece nâzil olmuştur.

Böyle bir mübarek olay; yâni Peygamber Efendimiz'in bir gece içinde, bir gece gibi kısa bir zamanda, Mekke-i Mükerreme'den Kuds-ü Şerif'e, Suudi Arabistan'dan Suriye'ye gelivermesi, ondan sonra da semâlara yükselmesi, urûc eylemesi, ondan sonra da fevkalâde müstesnâ müşâhedelere ermesi hadisesi... Çok güzel bir olay.

b. Mi'racın Nedeni

Neden olmuştur?.. Peygamber SAS Efendimiz Mekke'de müşriklerin kendisini kabul etmemesinden, inkâr etmesinden, tekzib etmesinden, yalanlamasından, ayetlere inanmamasından, hak yola gelmemesinden, İslâm'ı kabul etmemelerinden, ayrıca müslümanlara yaptıkları baskılardan, işkencelerden, zulümlerden, edepsizliklerden, kâfirliklerden, müşrikliklerden çok üzülmüş, fevkalâde kederlenmişti.

O kederli zamanında, hani ikrâm-ı ilâhî imtihandan sonra geliyor, mihnetten sonra safâ geliyor. (Elferecü ba'deş-şiddet) derler; yâni o sıkıntıların telâfisi olsun, Habîb-i Edîbinin yüzü gülsün, gönlü şen olsun, ma'mur olsun diye, Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamber Efendimize bir ikram olarak; "Gel Habîbim sana aşık olmuşam!" diyerek Mi'racı ona nasib etmiştir. Yâni bir tesellîdir, bir gönül almadır. Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin Peygamber Efendimiz'i sevindirmesidir, bahşişidir, ikrâmıdır ki tariflere sığmaz. Muazzam, muhteşem bir ikrâm-ı ilâhîdir. Olay bu...

Peygamber Efendimiz o zaman peygamberliğinin onikinci yılında idi. Onüçüncü yılında da biliyorsunuz Medine-i Münevvere'ye hicret etmek zorunda kalmıştı. Tabii Allah'ın mukadderâtı ama müşriklerin edepsizliği, baskısı, hattâ öldürmeye niyet etmeleri yüzünden, doğduğu beldesini, sevdiği Mekke'sini terkederek Medine-i Münevvere'ye göçmek zorunda kalmıştı.

Onun da sebebi; bi'setin onbirinci yılında, her sene olduğu gibi Mekke'ye gelenleri ziyaret edip, panayıra gelip mal satanlarla, kabilelerle konuşa konuşa, onları İslâm'a davet ediyordu. Hepsi, "İyi, doğru söylüyorsun ama, biz seni kabul edersek, müslüman olursak, Kureyş bize darılır, kızar; ondan sonra bütün imkânlarımız mahvolur. Kureyş'in arazisinden bir daha geçemeyiz, Şam ticaretini yapamayız." diye reddediyorlardı.

Bakın bunları anlatırken aklıma neler geldi: Şimdi Yirminci Yüzyıl'da müslüman ülkelerin yöneticileri birleşemiyorlar, İslâm'a yardımcı olamıyorlar. Almanya hristiyanlığa yardımcı oluyor, Avrupa devletleri yardımcı oluyor, Amerika yardımcı oluyor kendi dinleri olduğu için... Hattâ bir hristiyan katolik birliği oluşturdular.

Hristiyanların ruhânî bir devleti var, papalık devleti diye... Başşehirleri var, Vatikan diye... Herkes kendi dini için çalışıyor. Yahudiler de yahudilik için çalışıyorlar. Kendi ülkelerinde yahudilik serbest, her türlü ibadetlerini yapıyorlar, sakal bırakıyorlar... Hattâ başka ülkelerde birlik ve beraberlik içinde yıllar yılı çalıştıkları için, ezilmişlikten doğan birlik beraberlikle, ezilmişliklerini izâle edip kendi haklarını koruyorlar. Meselâ ben, geçtiğimiz ayda Amerika'ya gittiğim zaman, New York'un Broklin semtini Yahudi semti gibi gördüm. Her tarafta böyle kendilerine mahsus kıyafetleri, sakalları, yanaklarından sarkan zülüfleri ile tamamen dindar yahudiler...

Herkes dinini yapabiliyor, ama İslâm ülkelerinde müslümanlar dindarlıklarını icrâ edemiyorlar, devlet baskısı var. Devlet baskısı niye var?.. Çünkü devletler, Amerika dünyanın polisi diye, Avrupa ileri ülkeleri İslâm'ı kendilerine hasım almışlar diye; Nato şöyle istiyor, filânca devletin hariciye bakanı şöyle tavsiye buyuruyor diye baskı yapmak zorunda kalıyorlar. Yâni İslâm düşmanlarının emirleri İslâm ülkelerinde uygulanıyor. Müslümanların üzerinde müslüman yöneticiler tarafından, o ülkelerin yöneticileri tarafından uygulanıyor. "Efendim işte ne yapalım? Böyle yapmazsak batılı devletler bize şöyle yapar, böyle yapar..." diyorlar.

Tarihteki olaylar çok ibretli... Arabistan'ın kabileleri de müslüman olacaklar ama, Peygamber Efendimiz'in tavsiyesini kabul edecekler ama, Kureyş'ten korkuyorlar. "İtibarlı bir kabile, toprakları önemli bir yerde; işte ordan öbür tarafa geçemeyiz." diye müslüman olamıyorlar. Herkesin maddî bir hesabı var, müslüman olamıyor, ama kaybediyor. İşte imtihan bu...

Allah-u Teàlâ Hazretleri herkesi imtihana zorlar. Herkes sonunda imtihan olur. Hakîkaten bir takım yükler karşısına dizilir, sağdan soldan baskılar gelir. O baskılara karşı müslüman mı olacak, Allah'ın emrini mi tutacak, hakkı mı destekleyecek; yoksa eğilecek, bozulacak mı?.. Allah imtihan eder, herkesi böyle bir imtihana iter, o imtihanın kenarına getirir.

Onun için herkesin başına bu olayların Allah tarafından getirildiğini bilmesi, imtihan olduğunu unutmaması, imtihana güzel cevap vermeğe çalışması lâzım! Bu arada bunu hatırlatıyoruz, peygamber Efendimiz'in hayatından söz ederken...

Efendimiz'i kabileler kabul etmediler, kabul etmediler; onbir yıl uğraştı, çok az bir müslüman var. Olan müslümanları da Kureyşliler baskı altında tutuyorlar, işkence ediyorlar. Bazılarını şehid ettiler, işkence ederken öldürdüler. Müşrikler, aynı zamanda katil oldular. Baskının her çeşidi devam etti. Kız vermediler, kız almadılar, evli iseler boşandılar. Çocuğu müslüman olmuşsa, reddettiler, evlerinden attılar. Köleleri işkenceye tabi tuttular, sattılar... vs.

Nihayet bi'setin onbirinci yılında Medine'den gelen müslümanlara İslâm'ı anlatınca Peygamber Efendimiz, onlar kabul ettiler. Peygamber Efendimiz'e bağlandılar; Birinci Akabe Bey'atı...

Ondan sonra onikinci yılda, Medineliler daha geniş bir heyet halinde geldiler. Tekrar onlar da bey'at ettiler; İkinci Akabe Bey'atı... Oniki kişi, Medine-i Münevvere'nin mübarek insanları... "Yâ Rasûlallah, biz sana inandık. Geçen sene arkadaşlarımızın kabul ettiği gibi biz de seni bağrımıza basıyoruz, başımızın tacısın. Buyur bizim şehrimize gel!" dediler.

İşte bu Mi'rac hadisesi İkinci Akabe Bey'atı'nın olduğu yılda, Recebin 26'sını 27'sine bağlayan gecede oldu. Baskılar da iyice artmıştı. Bir sene sonra da artık 73 kişi geldiler, Üçüncü Akabe Bey'atı yapıldı. O sene artık hicret vâkî oldu.

Demek ki Mi'rac hadisesi, hicretten bir yıl önce, Efendimiz'in gönlünü şad etmek için, Allah tarafından kendisine bir ikram olarak, ama eşsiz, emsalsiz, bir muhteşem ikram olarak bahşedildi. "Gel Habîbim!" diye Allah-u Teàlâ Hazretleri ona, yedi kat semâyı, cenneti, cehennemi, Sidre-i Müntehâ'yı gösterdi. Meleklerin bile daha öteye gidemediği mesafeleri aşırdı, huz?r-u âlîsine kabul eyledi.

........

Mi'rac gecesinde Peygamber Efendimiz'in Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürülmesi, bir gecede Burak'a binerek olağanüstü bir hızla geçivermesi, işte bu İsrâ kısmıdır. İsrâ, Arapçada geceleyin seyahat etmek demek... Efendimiz nereye seyahat etti?.. Mescid-i Haram'dan, Kâbe-i Müşerrefe'nin yanından Kudüs'e...

İsrâ, Mi'rac mucizesinin dünya üzerinde cereyan eden mekân değiştirme kısmı... Ondan sonra da Kuds-ü Şerif'te peygamberlerin ervâhı ile buluşması, görüşmesi, ondan sonra yedi kat semâya uruc etmesi... Uruc etmek, yükselmek demek... Yedi kat semâya yükseldiği için Mi'rac deniliyor. Mi'rac kelimesi de uruc kelimesiyle ilgili, yâni yükseltme vasıtası, aracı, aleti demek... Yâni Allah-u Teàlâ Hazretleri kudretiyle Peygamber-i Zîşânımız yedi kat semâya ve daha ilerilere de yükseldi.

c. Çağdaş Bilgilerle Mi'rac Olayı

Şimdi bu sözü Yirminci Yüzyıl'ın çağdaş insanı olarak düşünelim! Bakın uzaya bir uydu fırlatıyoruz. Bir füzenin ucuna uydu yerleştiriliyor, füze ateşleniyor. Bir gümbürtü, bir ışık, bir duman, müthiş bir süratle füze gökyüzüne fırlıyor, ondan sonra da ileriye gidiyor. Dünyanın atmosfer dediğimiz hava tabakasını geçiyor, fezâ denilen havasız olan kısma geliyor. Oradan gidiyor gidiyor, işte Ay'a yaklaştı filân diyoruz.

Daha önceden gönderilmiş bazı füzeler var, onlar da Ay'ı geçmişler de, Venüs yıldızının yakınına gelmişler, ordan fotoğraf göndermeye başlamışlar. Bu yıldızın nasıl olduğunu resimlerden biraz daha iyi anlamak mümkün oluyormuş. Kaç yıl önce?.. Üç yıl önce, beş yıl önce... Ben tarihleri hatırımda tutmuyorum ama, yıllar geçmiş füze hâlâ gidiyor. Son derece hızla, füze hızıyla gidiyor.

Hattâ ne diyoruz; bazı arabalarda böyle bir mekanizma var, gaz pedalına basınca birden hızlanıyor araba, roketleme diyoruz ona... Bir bastığın zaman araba hızlanıyor, tehlikeli durumdan sıyrılıyor. Öndeki arabayı geçiyorsa, karşıdan da araba geliyorsa, sıkışmadan geçiveriyor. Neden?.. Roketlemeye bastı, hızla geçti.

Roket şimdi üç yıl gitmiş, hâlâ Venüs yıldızının kenarından geçiyormuş. Bakın yıllar geçiyor. İnsanın Yirminci Yüzyıl'da yakaladığı çağdaş, ileri imkânlarla sürat bu kadar... Ama Peygamber Efendimiz yedi kat semâyı geçiyor. Yedi kat semâ ne demek?.. Ayet-i kerimede:

(Velekad zeyyennes-semâed-dünyâ bimesàbîha) "En yakın semâyı, yeryüzüne en yakın gökyüzünü yıldızlarla donattık." buyruluyor.

Allah-u Teàlâ Hazretleri birinci kat semâyı yıldızlı semâ eylemiş. Yâni yıldızların olduğu semâ sadece birinci semâ... Bu birinci semadan ötede yıldızsız altı semâ daha var.

Ondan sonra;

(Vesia kürsiyyühüs-semâvâti vel-ard) "Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin Kürsî'si semâları ve arzı kuşatmış." Ondan sonra Arş-ı A'zam da Kürsî'yi kuşatmış ki, Arş-ı A'zam'ın büyüklüğünü burdan tasavvur edelim!

Amerikalılar bir roket göndermiş, üç yıl sonra, beş yıl sonra Venüs gezegeninin yanına gelmiş, Samanyolu galaksisini, Güneş Sistemi'nin içinde bulunduğu yıldız serpintisini çıkıp başka bir galaksiye doğru gidebilmesi için yirmibin yıl geçmesi gerekiyormuş.

Bu kadar büyük mesafeler sadece birinci semâda iken, Peygamber SAS Efendimiz yedi kat semâyı geçiyor, daha ötelere gidiyor. Arş-ı A'zam'a vâsıl oluyor, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin huzur-u izzetine dâhil oluyor.

Biraz çağdaş bilgilerimizle, kitaplarda rivayet edilen bilgileri birleştirirsek, olayın muazzamlığı anlaşılır. Şimdi fizikçiler bunu bilirler, Aynıştayn olsaydı bilirdi. Aynıştayn da kuvvetli bir yahudi imiş, kapı kapı dolaşıp yahudilik için, yahudilerin emelleri için bağış toplarmış.

Onların üniversite hocaları, alimleri kendi dinleri için böyle çalışıyorlar, Allah bizim de alimlerimize, profesörlerimize, ilim adamlarımıza da İslâm için çalışmayı nasîb eylesin... Aynıştayn'dan örnek alsınlar. Büyük fizikçi; makro kozmos, mikro kozmos, yâni büyük alem, küçük alem, kâinatı ve atom alemini iyi bilen bir alim... Ama yahudiliğe hizmet etmiş.

İnsanın bu kadar büyük mesafeleri, roketlerden daha hızlı bir süratle gitmesi lâzım! O zaman ışık hızıyla gitmesi lâzım, ışık hızından hızlı bir hızla gitmesi lâzım!.. Tabii o zaman, bir cisim ışık hızıyla gittiği zaman ne oluyor; fizikçiler bunu bilirler. Mekân kalmıyor, zaman kalmıyor, ancak fizikçilerin anlayabileceği, yüksek matematikçilerin anlayabileceği bir duruma geliyor. Öyle bir hal ile yedi kat semâyı geçmiş oluyor Peygamber SAS Efendimiz. Yâni Mi'racın nasıl olduğunu anlamak lâzım!

Mi'rac nasıl oldu, Peygamber SAS rüyada mı gördü?.. Hayır!.. Niye hayır diyorsun, nerden biliyorsun?.. Çünkü, rüyada gördüm deseydi, müşriklerin hiç birisi itiraz etmezdi, "Tamam rüyada görmüş, görebilir." derlerdi. Rüyada her şey serbest olduğundan, her şey görülebildiğinden kimse rüyada görmeyi garipsemez. Demek ki Peygamber SAS Efendimiz, "Bizzat gördüm, ruhumla, bedenimle aynen gördüm." dediği için, böyle şey olmaz diye hop oturup hop kalkmışlar, boyna itiraz etmişler. Demek ki rüya değil...

Sonra İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri'nin çok güzel bir tefsiri var, Rûhül-Beyan isimli; keşke okuyabilse kardeşlerimiz. Çok büyük alimlerimiz çok güzel eserler yazmışlar; ruhları şâd olsun, makamları a'lâ olsun... Kutbül-aktâb İsmâil Hakkı Bursevî Hazretleri diyor ki: "Ayet-i kerimede "kulunu götüren" diye buyruluyor. Kul ruh ve cesetten müteşekkildir. Ruh ve cesetle gittiğinebu kelimenin kullanılması dahi şahittir." diyor. Daha başka şahitler de mevcut...

Peygamber SAS bedeniyle gitti. Bu kadar hızla gidince ne olur?.. Işıklaşır, ışıktan başka bir hal alır, nûrânîleşir, öyle aşar bu mesafeleri... İşte hadis kitaplarındaki, çok kıymetli eski kitaplardaki kuvvetli, sağlam bilgileri, şimdiki fizik bilgisiyle de birleştirerek olayı anlamaya çalışalım!

d. Kur'an-ı Kerim'de Mi'rac

Kur'an-ı Kerim'de Mi'rac ile ilgili İsrâ Sûresi var. Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksallezî bâreknâ havlehû linüriyehû min âyâtinâ, innehû hüves-semîul-basîr) [Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye, kulu Muhammed Mustafâ SAS'i Mescid-i Haram'dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ'ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir, şânı yücedir; o gerçekten işitendir, görendir.]

Bu sûrenin başında Allah-u Teàlâ bildiriyor ki, Peygamber Efendimiz bir gecede Mekke'den Kuds-ü Şerif'e gitti. Kesin, âmennâ ve saddaknâ... Biz de Ebûbekr-i Sıddîk Hazretleri'nin yolunda, onun tilmizi, onun müridi, onun talebesi, onun torunun torunun bendesi olarak söylüyoruz ki, "Âmennâ ve saddaknâ, evet, bir gecede gitmiştir."

Biz de gidiyoruz şimdi elhamdü lillâh, Almanya'dan biniyoruz, Mekke'de uçaktan iniyoruz. Diyorum ki: "Yâ Rabbi, ne kadar sana hamd etsem azdır, şükürler olsun... Dağları, deryâları geçiriyorsun, nerelerden nerelere getiriyorsun kullarını..." Her şeye kàdir Allah-u Teàlâ Hazretleri...

İnsanoğlu bilimsel çalışmalarla, bir takım fizik kanunlarını kullanarak, alet kullanarak böyle şeyler yapabilirse; benî Ademi yaratan, alemleri yaratan Rabbül-âlemîn, Allah-u Azîmüşşân neler yapabilir!..

Ordan insanın anlayıp, âmennâ ve saddaknâ demesi lâzım ama, işte iman da bir nasib, herkese iman nasib olmuyor. Neden nasib olmuyor?.. Edepsiz de ondan.. İmanın nasib olması için insanın edepli, terbiyeli olması lâzım! Uslu olması lâzım, akıllı olması lâzım, şöyle uslu uslu oturması lâzım!..

Edepsiz oldu mu, şirret oldu mu, terbiyesiz oldu mu, haram yedi mi; o zaman gerçekleri görmez. Gözünü kan bürür, sarhoş gibi bakar etrafa baktığı zaman, kàtil gibi fözünü kısar, her şeyi inkâr eder. Neden?.. Nasibsiz olduğu için... Edepsiz olduğu için, Allah aynı zamanda nasibsiz ediyor; hakkı ve gerçekleri göremiyor.

Bak, biz elhamdü lillâh, etrafımızda tanıdığımız ihvânımızın, kardeşlerimizin bir çoğu profesör... Kaç tane profesör var, sayısını söyleyemem. Bir lâhzada nicesinin ismini sıralayabilirim. Hepsi dindar, beş vakit namazlı, hepsi oruçlu, hepsi eli tesbihli; zikrediyorlar, tesbih ediyorlar.

İslâm'a inanmayan şaşkınlar akıllarını başlarına toplasınlar! Profesörler mü'min oluyorsa, kendilerini kontrol etsinler! Senin bilgin ne, senin ilmin ne, a câhil, a şaşkın, a nasibsiz, a edepsiz, İslâm'a niçin karşı çıkıyorsun?.. İslâm hak din, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin gönderdiği din... Kur'an-ı Kerim Allah'ın kelâmı, Peygamber-i zîşânımız Allah'ın habîbi... Bunları anlasana!..

Anlayan anlamış; papazlardan, piskoposlardan müslüman olanlar var... Alimlerden, filozoflardan müslüman olanlar var... Sen kendini ne sanıyorsun, a câhil?.. Arapça bilmezsin, ulûm-u dîniyyeyi bilmezsin, doğru düzgün düşünmeyi bilmezsin! Bak karşında senden kat kat, yüz kat, bin kat üstün insanlar mü'min... Tarih boyunca en büyük dâhîler müslüman olmuş. Sen onlardan biraz hatânı anlayabilsene!..

Evet, birisi İsrâ Sûresi'nin "Sübhànellezî esrâ" diye başlayan ayeti, kesin Mi'rac mucizesinin tasdikçisi... Bir de onyedinci cüzde Necm Sûresi var. Necm, yıldız demek Arapçada... Bu kelimeyle başladığı için Necm Sûresi adı verilmiş. Orda da buyruluyor ki:

(Ven-necmi izâ hevâ. Mâ dalle sàhibüküm vemâ gavâ. Vemâ yentıku anil-hevâ. İn hüve illâ vahyün yûhà. Allemehû şedîdül-kuvâ. Zû merretin festevâ. Ve hüve bil-üfükıl-a'lâ. Sümme denâ fetedellâ. Fekâne kàbe kavseyni ev ednâ. Feevhâ ilâ abdihî mâ evhâ.) [Battığı zaman yıldıza and olsun ki, arkadaşınız (Muhammed SAS) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o arzusuna göre de konuşmaz. O bildirdikleri vahyedilenden başkası değildir. Çünkü onu güçlü kuvvetli ve üstün yaratılışlı biri (Cebrâil AS) öğretti. Sonra o en yüksek ufukta iken asıl şekliyle doğruldu.

Sonra (Muhammed SAS'e) yaklaştı, derken daha da yaklaştı. İki yay arası kadar, hattâ daha da yakın oldu. Bunun üzerine Allah, kuluna vahyettiği neyse vahyetti.]

(Mâ kezebel-füâdü mâ raâ. Efetümârûnehû alâ mâ yerâ. Velekad raâhü nezleten uhrâ. İnde sidretül-mütehâ. İndehâ cennetül-me'vâ. İz yağşes-sidrete mâ yağşâ. Mâ zâğal-basaru vemâ tağà. Lekad raâhü min âyâti rabbihil-kübrâ.)

[Gözleriyle gördüğünü kalbi yalanlamadı. Onun gördükleri hakkında şimdi kendisi ile tartışacak mısınız?

And olsun ki, onu diğer bir defa da Sidretül-Müntehâ'nın yanında gördü. Cennetül-Me'vâ'da onun yanındadır. O gördüğü zaman Sidre'yi bürümekte olan bürüyordu. Peygamberin gözü gördüğünden kaymadı ve sınırı aşmadı da... And olsun ki o, Rabbinin en büyük ayetlerinden bir kısmını görmüştür.]

Allah-u Teàlâ Hazretleri Peygamber Efendimiz'in Mi'racda karşılaştığı olayları ve olaylar karşısında o peygamberâne edebiyle, nasıl güzel bir anlayışla olayları idrak ettiğini, tefekkür ettiğini, müşahede ettiğini Necm Sûresi'nin bu ayet-i kerimeleriyle anlatıyor.

Demek ki Kur'an-ı Kerim delil... Anladınız mı şimdi ey kendisini alim sanan, cahil, ilerici, devrimbaz ve reformcular?.. Dini değiştirmeğe kalkıyor, diyor ki:

"--Beş vakit namaz üçe insin..."

A şaşkın, beş vakit olması lâzım!..

"--Oruç şöyle olmasın da, böyle olsun..."

A şaşkın, orucun tam böyle emredildiği gibi olması lâzım!..

"--Zekât miktarı, bilmem ne..."

A şaşkın, zekâtın hepsi fukarâya faydalı...

"--Efendim şöyle de, böyle de..."

İlle itiraz edecek İslâm'a... İşte Kur'an-ı Kerim'den deliller, Kur'an-ı Kerim isbat ediyor.

Sen de bir şey söylediğin zaman, hemen itiraz eder:

"--Bu hadis sahih mi, bunu nerden duydun?.."

İşte ayet-i kerime delil... Sahih hadisler de var... Meselâ en sahih hadisleri toplamış olan kimler var? En büyük alimler, herkesin ittifak ettiği sahih hadisleri kitabına yazmış olan alimler kimler?.. İmam Buhârî, İmam Müslim, Sıhah-ı Sitte'nin sahipleri, Ahmed ibn-i Hanbel... Tamam, işte onların kitaplarında var. Mi'racla ilgili rivayetler çok, bir çok sahabe-i kiram rivayet etmiş, sahih hadis kitaplarına yazılmış. Anladın mı inkârcı, sahih hadisler!.. Sana sahih kitapların hepsini getiririm, hepsini gözüne sokarım; hepsi sahih hadis... Mi'rac mu'cizesi Kur'an-ı Kerim'le, hadis-i şerifle sabit bir müstesnâ ikrâm-ı ilâhi...

Ermedi evvel gelen bu devlete,
Kimse nâil olmadı bu rif'ate.

"Öyle bir yüksek rütbe, öyle bir bağış, öyle bir özel ikrâm-ı ilâhî ki, kimse böyle bir ikrama nâil olmadı."

e. Semâların Ötesine Yolculuk

Recebin 26'sını 27'sine bağlayan gece Mi'rac oldu. Peygamber SAS Efendimiz Kuds-ü Şerif'e gitti. Tabii, gitmeden önce bedenî, mânevî bir takım hazırlıklardan geçti. Önüne beyaz bir binek geldi, Burak isimli... Berk, Arapçada yıldırım demek, ismi ne kadar güzel, ne kadar önemli. Şöyle at gibi, biraz attan küçükçe bir sûretle geldi. Çünkü Peygamber Efendimiz'e ve müslümanlara Allah-u Teàlâ Hazretleri, bazı varlıkları idrak edebilecekleri şekillerle gösterir.

Peygamber SAS Efendimiz'in zamanında insanlar develere, atlara, eşeklere binerlerdi. Onun için Burak sanki böyle attan küçükçe, beyaz bir binek olarak geldi. Peygamber Efendimiz'in önünde durdu. Peygamber Efendimiz ona bindi. O öyle bir gidişle gidiyordu ki, bir adımı attığı zaman, öteki adımını ufka atıyordu, yâni ufuk yanına geliveriyordu. Ama etrafı görerek, aşağısını, çölü görerek gidiyordu. Etrafındaki maddî olaylarla da ilgileniyordu.

Sonra peygamberlerin ervâhıyla buluştu, Kuds-ü Şerif'te onlara namaz kıldırdı. Sonra Allah-u Teàlâ Hazretleri Mi'rac denilen göklere çıkma cihazı ile, yedi kat semâyı geçirterek onu huzur-u izzetine aldı. Birinci semâda neler gördüğünü, nasıl geçtiğini, semânın kapısına nasıl geldiğini Peygamber Efendimiz anlatıyor. Geçtiğimiz seneler bunları size okumuş, anlatmıştım; tekrar olmasın, onları dinlersiniz inşaallah...

Birinci semâda Adem AS atamızla karşılaştı. Cebrâil AS dedi ki:

"--Bak bu senin deden, ebül-beşer, insanlığın babası Adem'dir, selâm ver ona!"

Selâm verdi Peygamber Efendimiz Adem atamıza. Adem atamız da:

"--Ey sâlih oğul, ey sâlih peygamber, sana da selâm olsun!" diye selâmını aldı, konuştular.

Adem AS sağına bakınca gülüyordu, soluna bakınca ağlıyordu. Sağına bakınca gülmesi; evlâtlarından, benî Ademden, beşerden, insanlardan iman edenleri gördükçe, "Bak evlâtlarım mü'min oldular, Allah'a itaatli insanlar oldular, cennetlik oldular!" diye, onlara seviniyordu. Soluna baktığı zaman da; asî, mücrim, kâfir, müşrik, münafık, zâlim, haksız, hırsız, hayırsız insanları görünce, onlara da ağlıyordu. Çünkü kendi evlâdı olunca, "Bunlar cehenneme atılacaklar, cayır cayır yanacaklar." diye dayanamıyor.

Bu müşrikler, bu kâfirler ne biçim evlâtlar ki, babalarını ağlatıyorlar. Mezarda babalarının kemiklerini sızlatıyorlar, kâfirlik yaptıkları için... Allah bize iman nasib etmiş, elhamdü lillâh; şaşıranlara da hidayet eylesin, doğru yolu göstersin, uyandırsın mütenebbih eylesin...

Hani İbrâhim Edhem efendimiz ava gitmiş de bir ceylan görmüş, onu kovalıyormuş avlamak için... At dıgıdık dıgıdık giderken, bir taraftan da kulağına ses geliyormuş:

"--İntebih!.. İntebih!.. İntebih!.."

Ne demek?.. "Uyan, uyan, mütenebbih ol, intibaha gel!" demek yâni. Allah intibaha gelmek, uyanmak nasib eylesin...

İkinci semâda Yahyâ ve İsâ AS ile karşılaştı. Üçüncü semâda Yusuf AS'la karşılaştı, konuştu. Dördüncü semâda İdris AS'la, beşinci semâda Hârun AS'la, altıncı semâda Mûsâ AS'la, yedinci semâda İbrâhim AS dedesiyle karşılaştı. Tabii, İsmâil AS'ın neslinden geldiği için Peygamber Efendimiz, İbrâhim AS dedesi oluyor. Mûsâ AS'la tekrar tekrar konuşmaları var...

İşte böylece bu Mi'rac vâkî oldu. Allah-u Teàlâ Hazretleri:

Sen ki Mi'râc eyleyip kıldın niyaz,
Ümmetin Mi'râcını kıldım namaz.

diye, ümmet-i Muhammed'in elli vakit namaz kılmasını Peygamber Efendimiz'e tavsiye buyurdu. "Ümmetine söyle, elli vakit namaz kılsınlar!" dedi. Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin huzurundan dönüşte altıncı semâya gelince, Mûsâ AS'a uğradı.

Aleyhis-selâm, yâni ona selâm olsun... Biz seviyoruz Mûsâ AS'ı, İsâ AS'ı; yâni nasrânîlerin sevdiği İsâ AS'ı biz daha çok seviyoruz, yahudilerin sevdiği Mûsâ AS'ı bizdaha çok seviyoruz, daha candan seviyoruz. Daha acı bir şey şöyleyeyim onlara, onlara acı gelecek, bizi sevindirici bir şey: Mûsâ AS bizi daha çok seviyor, çünkü biz Cenâb-ı Hakk'ın yolunda yürüyoruz. İsâ AS bizi daha çok seviyor, çünkü biz Allah'ın yolunda yürüyoruz. Allah'ın yolunda yürüyeni, Allah'ın hak peygamberleri daha çok severler.

Mûsâ AS dedi ki:

"--Ne buyurdu Allah-u Teàlâ Hazretleri, yâ Muhammed?"

Peygamber Efendimiz de dedi ki:

"--Elli vakit namaz kılmalarını emretti benim ümmetime Allah-u Teàlâ Hazretleri... Allah-u Azîmüşşan huzur-u izzetinde bana böyle buyurdu."

Dedi ki:

"--Git, Rabbine dön! Bu elli vakti senin ümmetin yapamaz. Ben senden önce peygamberlik yaptım, bu insanları tanıdım. Bu insanlar maalesef Allah'ın emirlerini tutmakta gevşeklik gösterirler. Rabbinden bunu azaltmasını iste!"

İşte böylece nasihat ede ede, gele gide, Peygamber Efendimiz rica etti Rabbine; "Yâ Rabbi, bu kadarını yapamazlarmış, biraz daha az olmasına müsaade buyursan..." diye diye, nihayet beş vakte indirdi, "Beş vakit namaz kılsınlar!" diye buyurdu Allah-u Teàlâ Hazretleri...

Mi'rac hadis-i şerifinde, sahih hadis-i şerifte var bu... Buhârî ve Müslim'in Mâlik ibn-i Sa'saa'dan rivayet ettiği hadis-i şerifte var.

"--Beş vakti de yapamazlar ey Muhammed, söyle onu da azaltsın!" deyince;

"--Yok, artık yapamam! Rabbimden o kadar istedim ki utandım artık." dedi.

Amma beş vakit kılınca, Allah-u Teàlâ Hazretleri:

"--Benim huzurumda hüküm değişmez. Ben beş vakit namaz kılana elli vakit kılmış sevabı vereceğim!" diye de Peygamber Efendimiz'e müjdeledi.

Tabii Mi'rac'da yedi kat semâyı geçti, peygamberlerle görüştü. Sonra Me'vâ Cenneti'nin yanındaki Sidretül-Müntehâ'ya kadar Cebrâil AS, Peygamber SAS'i getirdi. Oraya kadar beraber geldiler. İzahat verdi, işte şu şöyledir, bu böyledir diye bilgi veriyordu. Sidretül-Müntehâ'ya gelince durdu.

Dedi:

"--Niye durdun?.."

"--Eğer bir parmak daha ilerlersem yanarım. Sidretül-Müntehâ'dan ileriye gitmeğe benim tâkatim, tahammülüm müsâit değil yâ Rasûlallah!" dedi.

O orda boynu bükük kaldı. Refref geldi Peygamber Efendimiz'in önüne, Refref'e bindi Peygamber Efendimiz, Refrefle mânevî seyahata, huzur-u izzete devam etti. Yetmişbin nurdan, yetmişbin zulmetten perdeleri geçti

Ref olup ol şaha yetmişbin hicâb,
Nûr-u tevhid açtı vechinden nikâb.

Yâni sanki böyle yüzü peçeli gibi, yetmişbin perde kalkınca, Allah-u Teàlâ Hazretleri vechinden peçeyi açmış gibi cemâlini Habîb-i Edîbi'ne gösterdi.

Âşikâre gördü Rabbül-izzeti,
Âhirette öyle görür ümmeti.

Âşikâre gördü Peygamber SAS Rabbini... Ahirette de inşaallah biz mü'minler Allah'ın lütfuyla, keremiyle, ayın ondördünü seyreder gibi öyle göreceğiz. Dileriz Allah-u Teàlâ Hazretleri nasib eylesin... Diliyoruz, istiyoruz, ısrarla, ağlayarak, gözyaşlarıyla, el açıp, "Aman yâ Rabbi!" diye diye istiyoruz. Allah-u Teàlâ Hazretleri o devlete, o nimete, o izzete, o rif'ate bizleri de erdirsin...

Cehenneme düşenlerden eylemesin, cennete bigayrihisâb girenlerden eylesin... Cemâlini görenlerden eylesin... Selâmına erenlerden eylesin... Hani ayet-i kerimede;

(Selâmün kavlen min rabbin rahîm) [Onlara merhametli Rabbin söylediği selâm vardır.] diye bildirilmiş. O rahmeti engin, sonsuz, çok olan Rabbimiz, rahmetiyle bizi selâmına mazhar eylesin, aziz ve sevgili kardeşlerim!..

Tabii her Mi'rac gecesinde de hatırlatıyorum, Peygamber Efendimiz'in Mi'rac hadisesi çok önemli bir olay... Amma Allah-u Teàlâ Hazretleri, biz mü'minlerin de namazlarını Mi'rac eylemiş.

(Essalâtü mi'râcül-mü'min) "Namaz mü'minin Mi'racıdır." Bunu da bu mübarek gecenin Mi'rac tasvirleri içine eklememiz lâzım! Bir müslümanın huzur ile, şuur ile, bilgi ile, edep ile kıldığı bir namaz, onun Mi'racıdır, Allah'ın huzuruna varmasıdır. "Allahu ekber!" dediği zaman, o yetmişbin nurdan, yetmişbin zulmetten perdeler kalkar; Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin divanına girer insan...

"Allahu ekber!" deyip, Sübhâneke'yi okuyup, Fâtiha'ya geçtiği zaman, Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne hamd ü senâlar edip, Allah'tan isteklerini söylemiş olur. Rükûsu, secdesi Allah'a olur. Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin önünde secde ediyor.

Bunlar mü'minin Mi'racıdır. İşte bunu anlamak iz'anını, irfanını Allah bütün müslümanlara nasib eylesin... Namazlarını gàfil kılanlardan, cahillerden eylemesin... Allah-u Teàlâ Hazretleri hepimizi arif, gerçekleri bilen, uyanık, hakîkî müslüman eylesin... Şu mübarek kandil hürmetine, Habîb-i Edîbi hürmetine, Habîb-i Edîbine Mi'rac gecesindeki ikrâmâtı hürmetine bizi de ikramlarına erdirsin...

f. İslâm En Büyük Nimet

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin en büyük ikrâmı, müslüman olmaktır. Bir insanın sahip olduğu nimetler çoktur, sayılamaz; ömür biter, nimetler sayılmakla bitmez. Ama en büyük nimet İslâm'dır. İslâm'ın kıymetini bilelim! İslâm Allah'ın bize ikramıdır. Müslüman olmaktan dolayı, namazdan dolayı, oruçtan dolayı, hacdan dolayı, zekâttan dolayı bazı sıkıntılar olabilir, bazı sıkıntılar insanın gözünde büyüyebilir. Şeytan bunları bir mâni olarak insanın önüne dizmiş ve insanı içinden körükleyip, kışkırtıp korkutmuş olabilir. Bazı insanların aklına inkâr fikirlerini aşılayabilir. Çünkü insanoğlunun cehenneme girmesini ister şeytan... Şeytana uymamalı, şeytanı kendisine güldürmemeli!...

(İz kàle lil-insânikfür, felemmâ kefera kàle innî berîün minke innî ehàfullàhe rabbel-àlemîn) Sadakallàhul-azîm. Şeytan, "Kâfir ol ey insanoğlu!" der. İnsanoğlu da okuduğu tahsile, Amerika'daki, İngiltere'deki kolej tahsiline, üniversite tahsiline güvenir. Biz onlardan daha çoğunu yaptık halbuki, elhamdü lillâh...

Fransızca, Almanca konuşmasını her şeyi biliyorum makamında alır. Halbuki hiç bir şeyden haberi yok... Ne tarihi biliyor, ne batıyı biliyor, ne batının asıl hissiyatını biliyor, ne Türklüğü biliyor, ne İslâmlığı biliyor, ne de gayrimüslimleri tanıyor. Bir şey biliyorum sanıp, şeytan ona "Kâfir ol!" deyince, kâfir olur; "Tamam, dinin bir afyon anladığını anladım, din bir uyuşturucu imiş, aslı esası yokmuş, din boşmuş..." der.

Din boşsa, hangisi dolu?.. Komünizm mi hak, kapitalizm mi hak, epikürizm mi hak, eksistansiyalizm mi hak?.. Sen hangi felsefeyi beğendin de bu güzel İslâm'ı bıraktın be zavallı?.. Ah, yazık kardeşim, cehenneme kendini nasıl attın?..

Şeytan "Kâfir ol!" der, o da kâfir olur. Çünkü şeytan usta bir aldatıcıdır, aldatır. Ben ilk defa kâfir bir arkadaşa ortaokulda iken rastladım. Biz o zaman --Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın-- İsmâil Fennî Efendi'nin kitaplarını filân okurduk. Eski Osmanlı devrinde yetişmiş, batıyı da tanımış olan, mütefekkir büyük insanlar vardı, onların kitaplarını okurduk. "İlim iman etmeyi gerektirir." diye Diyanetin neşrettiği eserleri okumuştuk. Az çok bilgimiz vardı. Baktım, bizim ortaokuldan sınıf arkadaşı münkir, kıpkızıl, kapkara, hiç bir şeye inanmıyor. Ona Allah'ın varlığını, İslâm'ın hak olduğunu anlatmak için uğraştım. Ama bu kadar âşikâr ilme, irfana, bilgiye rağmen nasıl kâfir olabiliyor, şaşırdım.

Okumuyorlar! Başka şeyleri okuyorlar ama, dinle ilgili, Allah'ın varlığıyla ilgili eserleri okumuyorlar. Diyanetin neşrettiği kitapları okumuyorlar. Münkirlerin sorularına cevapları dinlemiyorlar. Münkiri dinliyorlar da, münkirin yanlışını anlatan kitapları okumuyorlar. Gitsinler Diyanete, sorsunlar; hangi kitaplar var, okusunlar.

Bilimsel kitaplar var, Amerika'da yazılmış, batılı filozofların sözlerini ihtiva eden kitaplar var; okusunlar, anlasınlar. Maalesef anlamıyorlar, doyurucu bir bilgileri de yok; biraz konuşuyorsun, hiç bir şey bilmiyorlar. Halbuki filozoflar İslâm'a gelmişler. Konuşup, düşünüp, ömür geçirip, sonunda İslâm'a gelmiş; onu anlamıyor. Allah şaşırtmasın insanı, bir edepsizlikten dolayı tabii öyle oluyor. Şeytan "Kâfir ol!" deyince, küfrü bir şey sanıyor, hemen kâfir oluyor.

Ama şeytan ne yapar?.. Kâfir ettikten sonra kıs kıs güler insana... (Felemmâ kefera) "İnsan kâfir olduğu zaman, (kàle innî berîün minke) 'Ben senden uzağım, ben senden berîyim, benim seninle ilişkim yok, bende sorumluluk, vebal yok, vebal benim değil, sen kendin kâfir oldun!' der. (İnnî ehàfullàhe rabbel-àlemîn) 'Ben Allah'ın kahrından korkarım, alemlerin rabbi Allah'tan korkarım!' der bu sefer kâfir olan kimseye..." O da açıkta kalıverir.

"--Yâ, sen demedin mi bana demin 'Kâfir ol!' diye?.."

Evet o dedi ama, işte böyle kâfir olduktan sonra da bırakıverir. Küfrün ortasında, küfür gayyasının, katran kazanının ortasında, küfre düşmüş insanı şeytan bırakıverir. Artık çırpınır durur, kolay da çıkamaz küfre girdikten sonra... Katranın içinden kurtulup, bataklıktan çıkıp nura kavuşmak, tertemiz olmak kolay bir şey değildir.

Aziz ve muhterem kardeşlerim, İslâm'ın en büyük nimet olduğunu hiç unutmayın! Allah İslâm nimetinden sizi, evlâtlarınızı ve sevdiklerinizi mahrum etmesin... İslâm'ın güzelliğini herkese anlatın, her yere anlatın; herkes bilsin, herkes kurtulsun.

Bizim çırpınmamız, bizim para kazanmamız için değil, bizim cebimize bir şey girmeyecek. Biz Mekke'deyiz, Mekke'den konuşmayı yapıyoruz, insanların hepsine hitab ediyoruz, tanımadığımız insanlar bile duyuyorlar bunu:

"--Aziz kardeşim, İslâm'ın kıymetini anla, imana gel!.. İslâm hak dindir, Muhammed-i Mustafâ Allah'ın Habîb-i Edîbidir, eşrefül-mürselîndir, peygamberlerin serveridir. Kur'an-ı Kerim Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin, o Peygamber-i zîşâna vahyidir. Vahy-i ilâhidir, her sözü haktır, her ayetinde nice mânâlar gizlidir. Aklını başına topla, kâfirin küfrüne uyma, yalancının yalanına aldanma, şeytanın iğvâatına kanma, nefsine uyma, fâni dünyanın lezzetlerine aldanıp da, ahiretini mahvedip kendini ateşlere yakma!.."

Şu mübarek gece hürmetine Allah-u Teàlâ Hazretleri gözlerden perdeleri kaldırsın, kalplerin pasını izâle eylesin... Cümleye hakkı hak olarak görmeyi nasîb eylesin, bâtılı bâtıl olarak anlamayı nasîb eylesin... Hakka uyup bâtıldan sakınmayı, imana gelip küfürden kurtulmayı nasîb eylesin...

Cenâb-ı Mevlâ ömrümüzü rızasına uygun, güzel kulluk yaparak geçirmeyi nasîb eylesin... Ve hayır hasenât yaparak, eserler bırakarak, sadaka-i câriyeler bırakarak; köprüler, çeşmeler, Kur'an kursları, camiler, müesseseler, mektepler, medreseler, hayırlar, kitaplar, hastaneler, çeşit çeşit faydalı eserler bırakarak, vefatımızdan sonra da sevap kazanacak işler yaparak öyle yaşamamızı; ahirete, huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varmamızı nasîb eylesin...

(Yâ eyyetühen-nefsül-mütmainne.) diye hitab ettiği, mütmainne makamına erişmiş bir nefis olmayı nasîb eylesin ki, mütmainne makamına erişmek tasavvufla mümkündür. Yâni nefsi terbiye etme çalışmalarını yapmakla mümkündür, ahlâkı güzelleştirmekle mümkündür, "Lâ ilâhe illallah" diye diye kalbi nurlandırmakla mümkündür.

(İrciî ilâ rabbike râdıyeten merdıyyeh) "Rabbinin huzuruna sen ondan razı, o senden razı bir vaziyette, tarafeyn birbirini sever bir şekilde gel, Rabbine kavuş!"

(Fedhulî fî ibâdî. Vedhulî cennetî.) "Benim has kullarımın, sevgili kullarımın arasına sen de gel katıl! Sen de benim cennetime gir!" diye hitab ettiği kullardan olmayı Allah hepimize nasîb eylesin...

Dünyada her şey boştur, fânidir, bitecek. Köşkler, yalılar, Mercedesler, Kadillaklar, uçaklar, bankalar, hesaplar, köşkler, imkânlar, kasalar, ticarethaneler, hanlar... hepsi gidecek, hepsi mirasçılara kalacak. İnsanın kendisini kurtarması lâzım!.. İş Allah'ın sevgili kulu olabilmektir. İmanı anlayıp, Allah'a güzel kulluk edip, sevgili kulu olabilenlere ne mutlu!.. Kâfir kalıp, müşrik kalıp, imana eremeyip İslâm'dan uzak yaşayanlara; sonunda dünyasını, ahiretini berbat eyleyip, cehenneme düşüp cayır cayır yananlara da ne yazık!..

Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlemizi, cümle ümmet-i Muhammedi, tevfikını refîk ederek hak yolda dâim eylesin... İmandan sonra küfre düşürmesin, izzetten sonra zillete uğratmasın... Kabulden sonra reddettiği, koğduğu kullarından eylemesin... Mü'min olarak yaşayıp, mü'min olarak ölmeyi nasîb eylesin... İnsaflı, iz'anlı insanlara da İslâm'ın güzelliğini anlayıp müslüman olmayı nasîb eylesin... Huzuruna sevdiği mü'min-i kâmil olarak varıp, cennetiyle, cemâliyle müşerref olmayı müyesser eylesin; bu mübarek kandil hürmetine...

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

27. 11. 1997 - Mekke (Akra)



Yorum (yok) Yorum yaz!

PEYGAMBERİMİZ'İN DİLİNDEN Mİ'RAC


2/11/2008 · Kategori: MIRA_

Peygamberimiz'in Dilinden Mi'rac





 

PEYGAMBERİMİZ'İN DİLİNDEN Mİ'RAC

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Mi'rac kandiliniz mübarek olsun, aziz ve sevgili Akra dinleyicileri!..

Allah'ın üzerimizde lütfu çok, nimetleri sonsuz, nimetlerine şükrederiz, hamd ü senâlar olsun... Elimize imkânlar bahşetti, Avrupa'dan Kafkasya'ya, Orta Asya'ya kadar kardeşlerimize böyle güzel günlerde güzel duygularımızı iletme imkânımız oluyor, Akra vasıtasıyla... Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi nimetlerinden ayırmasın, rahmetine mazhar eylesin, iki cihan saadetine erdirsin... Peygamber SAS Efendimiz'in sünnet-i seniyyesine hüsn-ü ittibâ nasib eylesin... Cennette de Peygamber SAS Efendimiz'e komşu eylesin, sevgili Akra dinleyicileri!..

Ben bu Mi'rac kandili münasebetiyle, Buhârî'den ve Müslim'den rivâyet edilmiş olan uzun bir hadis-i şerifi biraz hızlı bir şekilde okumak istiyorum. Râvisi Mâlik ibn-i Sa'saa RA...

a. İsrâ ve Mi'rac

Tabii önce Mi'rac hakkında bilgi vermek lâzım. Dinleyicilerin seviyesi farklıdır. İslâm'ı çok derinden yakından bilenler olduğu gibi, İslâm'a muhabbet edip bilgisi az olan insanlar, yeni yeni bilgilenen gençler olabilir, hanımlar olabilir...

Biliyorsunuz İsrâ ve Mi'rac, iki kelime... Peygamber SAS Efendimiz'e, Arabî aylardan Receb ayının 26'sını 27'sine bağlayan bir mübarek gecede, hicretten üç yıl önce, Mekke-i Mükerreme'de Allah-u Teàlâ Hazretleri nasib buyurmuş. Mekke-i Mükerreme'den, Mescid-i Aksà'ya kadar bir yeryüzü yolculuğu, buna İsrâ deniliyor. Ondan sonra da Kuds-ü Şerif'ten yedi kat semâyı, Sidretül-Müntehâ'yı geçip, Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne kavuşup, Allah-u Teàlâ Hazretleri'yle mülâkî olup, ondan emirler alması, Allah'la buluşması olayı; buna da Mi'rac deniliyor.

Yâni, iki türlü olay var, iki bölümlü olay var... Birisi İsrâ; Peygamber Efendimiz'in hicretinden üç yıl önce yaşamakta olduğu Mekke-i Mükerreme'den Receb ayının 26'sını 27'sine bağlayan gece Kuds-ü Şerif'e varması... İkincisi Mi'rac; Kuds-ü Şerif'ten de semâvâtı geçerek, Sidretül-Müntehâ'yı geçerek Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin huzuruna varması, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin kendisine nice ikramlar ve iltifatlarda bulunması...

İsrâ Arapça'da geceleyin yolculuk yapmak demek. Arabistan gündüzleri çok güneşli, çok sıcak, tahammül edilmeyecek, tahammül fersâ, meşakkatli olduğu için, Araplar umûmiyetle yolculuklarında geceleri değerlendirirlerdi, geceleyin yola çıkarlardı. Ay olsun olmasın, gece yolculuğu güzel olurdu, serin olurdu. Kervanlar, yolcular gündüzleri dinlenir, geceleyin varacakları yere giderlerdi. Gece yolculuğuna isrâ deniliyor; isrâ - yüsrî - isrâen, gece yolculuk yapmak mânâsına gelen bir kelime. Arapların sevdiği bir yolculuk zamanı gece... Peygamber SAS Efendimiz, Mescid-i Haram'dan, yâni Kâbe'nin etrâfını teşkil eden mübarek mahalden, mescidden, Mescid-i Aksâ'ya o gece gitti.

Ordan sonra da göklere çıkması olayına Mi'rac deniliyor. Mi'rac da kelime olarak urûc, yükselmek kelimesinden çıkmış olan bir tâbir, o da ismi alet sigasıyla... Meselâ; feteha, açmak kökünden miftah, açma aleti, yâni anahtar mânâsına geliyorsa; Mi'rac da uruc, yükselmek mânâsından, yükselmeye yarayan vasıta, alet, yâni merdiven veya bazıları da yakıştırıyorlar asansör diyorlar. Tabii o zaman asansör yoktu, sonradan o da yükselme, yüksek katlara çıkma vasıtası olarak kullanıldı. Araplar mes'ad diyorlar, yâni suud, sadla kullanılan bir kelime... Evet Mi'rac merdiven gibi bir şey ama süratle çıkılıyor.

Peygamber Efendimiz İsrâ eylemiş, ondan sonra urûc eylemiş semâlara; hadis-i şeriflerde urice bî diye geçer: "Ben çıkartıldım, göklere yükseltildim." mânâsı ile... İsrâ kısmı, Peygamber Efendimiz'in Mekke-i Mükerreme'den, Medine-i Münevvere'ye varması kısmı Kur'an-ı Kerim'de İsrâ Sûresi diye bir sûre var, 15. cüz başı; orada açıkça geçiyor. Allah-u Teàlâ Hazretleri:

(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil-aksallezî bâreknâ havlehû linüriyehû min âyâtinâ, innehû hüves-semîul-basîr) Âyet-i kerimesinde açıkça bunu beyan ediyor.

(Sübhànellezî) diye başlıyor, yâni: "Her türlü noksandan münezzehtir, her türlü kemâlâtın sahibidir, kudretin sahibidir o Allah ki, (esrâ biabdihî) kulunu seyahat ettirdi, (leylen) geceleyin..." Gece olduğunu bundan anlıyoruz. Allah'ın bir yerden bir yere gece yolculuğu yaptırdığını anlıyoruz, âyet-i kerimenin ifadeleri açık: (Leylen) "Geceleyin, (minel-mescidil-harâm) el-Mescidil-Haram'dan... Yâni ortasında Kâbe bulunan, Mekke'deki o mübarek mescidden, (ilel-mescidil aksâ) el-Mescidül-Aksâ'ya bir gecede götüren, kulunu seyahat ettiren..."

Neden?.. (Linüriyehû min âyâtinâ) "Nice nice ayetlerimizden bazılarını, delillerimizden, mucizevî manzaralardan, temâşâlardan bir kısmını müşahade etsin, gözüyle görsün, temâşâ eylesin diye..." Yâni, "Mübarek kulu Muhammed-i Mustafâ'sını götüren Allah-u Teàlâ Hazretleri ne kudret sahibidir, şanı ne kadar yücedir, ne kadar hayran kalınacak, hayret edilecek kudreti vardır!" demek. Sübhanellezî bunu ifâde ediyor.

Allah-u Teàlâ Hazretleri, böyle bir takım olağanüstü olayları, yerleri, bilgileri, sahneleri müşahede etsin diye, Rasûlünü Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdüğünü bu âyet-i kerimede bildiriyor.

Tabii insanların bu konuda çeşit çeşit yazdıkları, araştırmalar yaptıkları çalışmalar var. Onlara göre söyledikleri sözler kanaatleri var. Bir gecede insan, Mekke gibi bir yerden, Kudüs gibi o zaman için fevkalâde uzak sayılan, binlerce kilometre uzaktaki bir şehre, bir gecede gitmek, o zamanın imkânıyla insanların normal olarak yapabileceği bir şey değil... Ama burda mucize var, yâni Allah yaptırıyor.

Allah-u Teàlâ Hazretleri kulunu bir gecede Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdüğünü ve bunun büyük bir kudret ve şayân-ı hayret bir şey olduğunu da beyan ederek: "Onu ordan oraya götüren Allah'ın şanı her türlü noksandan münezzehtir, her türlü kemâlâta sahiptir." diye âyet-i kerimede bildiriyor. Kolay bir şey değil... Zaten kolay olmadığı için, şâyân-ı taaccüb, hayret edilecek bir şey olduğu için mucize... İsrâ ve Mi'rac mucizesi, kolay bir iş değil... Kimsenin yapamayacağı bir şey ama, Allah nasib etmiş.

Tabii, Peygamber Efendimiz bu sözü söyleyince inkâr etmişler. Müşrikler demişler ki:

"--Olmaz böyle şey!.."

Normal olarak olmaz ama, peygamber olunca olur. Yâni, kendin gitmeğe kalksan sen gidemezsin. Amma habîb-i edîbi, Muhammed-i Mustafâ'sını götürdü. Amennâ ve saddaknâ, kesin, çok açık bir bilgi... Tabii Peygamber Efendimiz, Allah bildir diye emrettiği için bu olayı bildirdi. Mekke'nin müşrikleri hop oturdular, hop kalktılar:

"--Olmaz böyle şey, inanmayız." dediler.

Hattâ, Ebubekr-i Sıddìk Efendimiz'e koşarak geldiler:

"--Buyur, bak, işte duydun mu senin arkadaşının en son söylediği sözü?.."

Peygamber Efendimiz'i kasdediyorlar, arkadaşı diye...

"--E, ne söylemiş?"

"--Güyâ, Mekke'den kalkmış Kuds-ü Şerif'e gitmiş, ordan da göklere çıkmış."

"--Öyle söyledi mi? Siz uydurmuyorsunuz, söyledi değil mi?"

"--Evet o söyledi, kulaklarımızla duyduk."

"--Tamam. Eğer siz uydurmuyorsanız, o söylediyse, doğrudur. Biz daha daha nice olağanüstü şeyleri gördük, o Habîbullah'tan, o Rasûlullah'tan, her gün görüyoruz nice mucizelerini..."

Yâni Ebubekr-i Sıddìk Efendimiz cevap verdi, o sıddîklık lakabını ordan aldı, sıddîklık sıfatını, ününü kazandı. Tereddütsüz kabul etti;

(Ve mâ yentiku anil-hevâ) "Rasûlullah SAS boşuna konuşmaz ki... Mâdem öyle söylemiş, iman ettim." dedi. Sonra dan tabii, Rasûlullah'ın yanına gitti, ondan da dinledi, tamam...

Peygamber SAS Efendimiz bu olayı nasıl anlatmış, size şimdi bu hadis-i şeriften izah edeceğim. İnkâr mümkün değil, mü'minlerin bildiği bir şey... Hattâ, şimdi Yirminci Yüzyıl'da kâfirler bile inkâr edemezler. Mekke'nin müşrikleri câhil olduğundan inkâr edebilirlerdi. Neden?.. Zavallılar, medeniyetten haberleri yok, Allah'ın kudretine imanları yok, dünyadaki olağanüstü olayları inceleyip anlayacak iz'anları, irfanları yok; inkâr ederler. Ama Yirminci Yüzyıl'ın insanı nelerin olabileceğini çok iyi biliyor. Yâni şimdinin müşrikleri, şimdinin kâfirleri bunu inkâr edemezler. Çünkü o kadar olağanüstülükler var ki, çevremizdeki hadiselerin içinde...

Tabii, biz mü'minler de biliyoruz ki oldu, Rasûlullah SAS Efendimiz Kuds-ü Şerif'e vardı. Ertesi gün inkâr etmişler;

"--Söyle bakalım, Mescid-i Aksà'nın kaç kapısı vardı, kaç penceresi vardı?.. Hadi bakalım, doğru mu gördün, yanlış mı gördün?" diye başlamışlar, imtihan yoluyla Peygamber SAS Efendimiz'e soru sormağa...

Peygamber Efendimiz diyor ki: "Terledim, onların bu inkârlarından, inatlarından sıkıldım, ama Allah o zaman da lütfeyledi, gözümden perdeleri kaldırdı, Mescid-i Aksâ gözümün önüne getirildi..." o da bir başka olağanüstü durum. Allah, Kuds-ü Şerif'teki Mescid-i Aksà'yı, Mekke'de oturan kulunun göz önüne getirir, gösterebilir.

Rasûlullah Efendimiz:

"--Ne soruyorsunuz, sorun bakalım!"

"--Kaç kapısı var?"

"--Bir, iki, üç, dört, beş, altı... Şu kadar."

"--Kaç penceresi var?"

"--Bir, iki, üç, dört, beş..."

Söyledi. Ne sordularsa detayını söyledi. O zaman tabii sustular, kaldılar.

Hattâ, Allah'tan bir olay meydana gelmiş. Bu Kuds-ü Şerif'e giderken, böyle hızlı bir süratle gittiğini söylüyor Peygamber Efendimiz. Bir kervan geliyormuş, Mekke'i Mükerreme'ye doğru... O kervanın da bir devesi kaybolmuş, bulamıyorlar. Arada tepeler var, dağlar var, göremiyorlar. Peygamber Efendimiz yukardan giderken gördüğü için, o arayanlara seslenip, işaret edip, şuradadır diye devenin yerini bildirmiş. Onlar da gidip bulmuşlar. Şimdi, bu da tabii Allah'ın bir hikmeti...

Mekke-i Mükerreme'ye döndüğü zaman;

"--Söyle bakalım, sen böyle iddia ediyorsun, İsrâ ve Mi'ra mucizesi oldu diyorsun ama delilin ne?" demişler.

Peygamber Efendimiz demiş ki:

"--Ben giderken yolda falanca kervan devesini kaybetmişti, deveyi arıyorlardı. 'Şuradadır!' diye seslendim, isterseniz gidin sorun!"

Hakîkaten sonradan o kervana sormuşlar. Onlar da:

"--Bir ses geldi gökten, 'Deveniz şu taraftadır!' diye; gittik, bulduk."

İşte bu da, bu işin maddeten olduğunu gösteriyor.

Kuds-ü Şerif'i gördüğünü ifâde ediyor Peygamber SAS'in. Ondan sonra da Kuds-ü Şerif'ten, peygamberlerin hepsiyle buluşup, onlara imamlık edip, o manevî Mi'rac denilen merdiven, asansör, göğe yükselme vasıtası, her ne ise tabii; Peygamber Efendimiz'in bildiği, bilmeyenin de havsalasına, aklına sığmayacak bir şey... Ama çok güzel bir şeymiş. Peygamber Efendimiz bir başka hadis-i şerifinde o Mi'rac'ın çok görkemli, çok güzel bir şey olduğunu da söylüyor. Çok hoş bir şey demek ki... Ordan göklere çıktığını bildiriyor.

b. Göğsünün Yarılması

Şimdi biz Buharî ve Müslim'in hadis-i şerifini tebberrüken okuyalım, vaktin kısalığı nisbetinde biraz da hızlı geçelim. Tabii, Buharî ve Müslim, bizim için hadis kaynaklarının en kıymetlilerinden birisi, en kıymetli, en sahih hadisleri ihtivâ eden iki mübarek hadis kitabı. Peygamber Efendimiz'in ifadelerini, Buharî ve Müslim'in rivâyetinden size okuyorum:

(Beynemâ ene fil-hatîmi mudtacian) "Ben Hatîm'de şöyle yaslanmış iken..." diyor. Peygamber Efendimiz. Hatîm dediği yer neresidir? Kâbe'de yarım daire şeklinde, at nalı şeklinde çevrili bir alçak duvar var. İki tarafından girilebiliyor. Güneyinde Kâbe var. Orası şöyle bir salon kadar mekân. İşte oranın adı Hatîm... "Ben orada yaslanmış iken, (izâ etânî âtin) birden bana gelen bir şey geldi..." Yâni bir melek... (feşakka mâ beyne hâzihî ilâ hâzihî, festahraca kalbî) "Benim göğsümü şuradan şuraya kadar yardı, açtı ve kalbimi çıkardı, (sümme ütîtü bitastin min zehebin memlûetin îmânen) sonra önüme içi îman dolu bir leğen getirildi, (fegusile kalbî bimâi zemzem) kalbim orada zemzem suyu ile yıkandı. (Sümme huşiye sümme üîde) Sonra tekrar dolduruldu, yerine konuldu..."

Demek ki, Rasûlullah Efendimiz mânevî bir muameleden geçiyor. İsrâ ve Mi'rac mucizesinden önce, şöyle Hatîm'de uzanmışken melek geliyor, göğsünü yarıyor, kalbini îman dolu altından bir tasta, zemzem suyu ile yıkıyor. İmanı sapasağlam, dopdolu... Sonra kalbini yerine yerleştiriyor.

(Sümme ütîtü bidâbbetin dûnel-bağli ve fevkal-hımâr) "Sonra önüme bir binek getirildi. Bu katırdan biraz küçükçe ama merkepten biraz daha büyükçe, (ebyad) beyaz renkli bir binek. (yukàlü lehül-bürâku) Ona Burak deniliyordu. Bu boyda, merkepten biraz büyük, katırdan biraz küçük mahluk getirildi, binek getirildi. (Yedau hatvehû inde aksâ tarfihî) Öyle bir mahlûk ki, evet ben böyle ata biner gibi ona bindim ama, bir adımı gözünün gördüğü en uzak noktaya atıyordu, öteki adımını tekrar en uzak noktaya atıyordu." Yâni öyle hızlı adım atan, öyle hızlı giden bir manevî varlık, binek.

c. En Yakın Semâ ve Adem AS

(Fehumiltü aleyhi) Ben ona bindirildim, yâni kalbi temizlenmiş, îmanla doldurulmuş, zemzem suyuyla yıkanmış Peygamber Efendimiz, ona bindirildiğini anlatıyor. (Fentaleka bî cibrîlü hattâ etes-semâed-dünyâ) Cebrâil beni onu üstüne bindirdikten sonra yanımda aldı, götürdü, nihayet en yakın semâya geldik..."

(Es-semâed-dünyâ) En yakın semâ demektir, Dünya semâsı demek değildir. Arapça bilenlere burada kısa bir açıklama yapayım. Bazıları öyle yanlış tercümeler yapıyorlar.

"En yakın semâya Cebrâil'le geldim. (Festehteha) Semânın açılmasını istedi..."

Biliyorsunuz;

(Fekânet ebvâbâ) "Semanın kapıları vardır." Manevî kapıları vardır.

Şimdi biz burda neyi anlıyoruz, neyi dinliyoruz, neyi anlatıyoruz?.. Bizim şimdiye kadar görmediğimiz bilmediğimiz şeyleri gören, bilen Rasûlullah'ın lisanından anlamağa çalışıyoruz. Olayın esrârengizliğini, manevîliğini, ihtişâmını sezmeye çalışıyoruz, zevkine varmağa çalışıyoruz.

Cebrâil AS'la Peygamberimiz geldiler, en yakın semânın kapısına... Demek ki geçiş yok, kapısı var. Birinci semâda kapısının açılması istedi Cebrâil AS.

(Fekîle: Men hâzâ?) Denildi ki:

"--Kim o?"

Hani kapı vurulunca, içerden denilir ya "Kim o?" diye.

(Kàle: Cibrîl) Cebrâil dedi ki:

"--Cebrâil"

Ben Cebrâilim demek istiyor yâni. (Kîle: Ve men meake?) Yine ordan Cebrâil'e soruldu:

"--Peki, seni yanındaki kim?"

Tabii soran birinci semânın, yâni en yakın semânın kapısını bekçisi olan melek... Bu semânın kapıları nedir, nasıldır? Melekler nasıldır? Görmeyen bilmez, anlamağa çalışın, o kadar...

"--Yanındaki kim?"

(Kàle: Muhammedün) Cebrâil dedi ki:

"--Muhammed, yanımdaki de..."

(Kîle: Kad ürsile ileyhi)

"--Ona davet gönderildi mi, gelmesine, geçmesine müsâade var mı?.."

(Kàle: Neam) Cebrâil AS:

"--Evet." dedi.

(Kîle: Merhaben bihî) Melek o zaman:

"--Ona selâm olsun, merhaba!.." dedi.

Merhaba, hoş geldin, sefâ geldin mânâsına, Arapça bir tâbir...

(Feni'mel-mecîü câe) Yâni:

"--Ne hoş bir gelişle geldi."

Hoş geldi, sefa geldi demek yâni... (Fefütiha) "Semânın kapısı açıldı.

(Felemmâ halastü feizâ fîhâ âdem) Kapı açılınca, ordan geçince bir de baktım ki..." diyor Peygamber Efendimiz; "Karşımda Âdem atamız AS..." Ebul-beşer, insanlığın babası Hz. Âdem atamızı gördü, birinci semânın kapısı açılınca...

(Fekàle:) Cebrâil diyor ki:

"--(Hâzâ ebûke âdemü) Bu senin ceddin, baban Âdem!"

Yâni, insanların hepsinin babası olduğu için, "Bu senin baban Âdem" diyor, Peygamber Efendimiz'e...

"--(Fesellim aleyhi) Ona selâm ver!"

(Fesellemtü aleyhi fereddes-selâm) "Ben Âdem AS'a selâm verdim, o da selâmımı aldı. (Sümme kàle:) dedi ki Peygamber Efendimiz'e:

"--(Merhaben bil-ibnis-sàlih, ven-nebiyyis-sàlih) Ey sàlih Peygamber, sana merhaba olsun; ey sàlih evlat, oğul, sana merhaba olsun!.." diye "Merhaba!" dedi Peygamber Efendimiz'e, Âdem atamız AS...

d. İkinci Semâ'da Yahyâ AS ve İsâ AS

(Sümme saide hattâ etes-semâes-sâniyeh) "Sonra beni tekrar yükseltti..." Yâni kendisi Burak'ta, Cebrâil yanında, birinci semâda Âdem AS'la görüştükten sonra geçtiler.

Muhterem dinleyiciler, ne güzel değil mi? Sahneler gözünüzün önüne geliyor mu bilmiyorum...

İkinci semâya geldiler. (Festefteh) "Açılsın ikinci semânın kapısı" diye yine açılmasını istedi Cebrâil AS. Mihmandar ya, yâni Peygamber Efendimiz'i götürmekle görevli.

(Fekîle: Men hâzâ?) Yine soruldu:

"--Kim o?"

(Kàle: Cibrîl) Dedi ki:

"--Ben Cebrâil'im"

(Kîle: Ve men meak?)

"--Yanındaki kim?"

(Kàle: Muhammedün)

"--Yanımdaki de Muhammed-i Mustafâ, Allah'ın Rasûlü..."

(Kîle: Ve kad ürsile ileyhi?)

"--Ona davet gönderildi mi, gelmesine müsaade olundu mu, izin gönderildi mi?"

(Kàle: Neam)

"--Evet"

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe)

"--Ona merhaba olsun, ne hoş geldi, ne hoş gelişle geldi."

(Fefütiha) İkinci semânın kapısı da açıldı.

(Felemmâ halastü) "O kapıdan da içeri geçince, üste çıkınca (İzâ yahyâ ve îsâ ve hümebnel-hàlete) bir de baktım ki, Yahya ve İsâ aleyhimes-selâm..." Hem Yahyâ AS var, hem İsâ AS... Bunları da açıklıyor: (Hümâ) "O ikisi, (ibnâ el-hàleh) teyze çocukları, iki kız kardeşin çocukları bu ikisi...

(Kàle: Hâzâ yahyâ ve îsâ fesellim aleyhimâ) Cebrâil AS yine hatırlatıyor Peygamber Efendimiz'e:

"--Bak bu Yahyâ ve İsâ'dır bunlara selâm ver!"

(Fesellemtü fereddâ) Ben onlara selâm verdim onlar da selâmımı aldılar, iade ettiler.

(Sümme kàlâ:) Sonra dediler ki: (Merhaben bil-ahis-sàlih ven-nebiyyis-sàlih!)

"--Merhabalar olsun bu salih kardeşe, merhabalar olsun bu salih peygambere!.." dediler.

Kardeş çünkü, bütün peygamberler birbirlerinin kardeşleridir. Ah, kardeş demek...

e. Üçüncü Semâ'da Yusuf AS

(Sümme saide bî iles-semâis-sâliseh) İkinci semâyı da geçince Cebrâil AS beni üçüncü semâya getirdi. (Festefteha) Kapısının açılmasını istedi.

(Kîle: Men hâzâ?)

"--Kim?" diye soruldu,

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâilim" dedi.

(Kîle: Ve men meak?) Melek tekrar:

"--Yanındaki kim" diye sordu. Cebrâil:

(Kàle: Muhammedün)

"--Yanımdaki Muhammeddir." dedi.

(Kîle: Ve kad ürsile ileyhi?)

"--Ona izin gönderildi mi, gelmesine müsaade var mı?"

(Kàle: Neam)

"--Evet" deyince:

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe)

"--Hoş geldin, hoş gelişle geldin, merhabalar olsun sana!" dedi. (Fefütiha) Kapı açıldı, üçüncü semâda bu...

(Felemmâ halastü) Orayı geçince, (izâ yûsufu) Peygamber Efendimiz karşısında Yusuf AS'ı gördü.

(Kàle: Hâzâ yûsüfü fesellim aleyhi) Cebrâil AS:

"--Bu Yusuftur, ona selâm ver!" dedi.

(Fesellemtü aleyhi fereddâ) Peygamber Efendimiz selâm verince o selâmı aldı. (Sümme kàle: Merhaben bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih!) Sonra:

"--Merhabalar olsun salih kardeşe, merhabalar olsun salih peygambere!" diye Peygamber Efendimiz'e böyle merhaba eyledi, Yusuf AS da...

f. Dördüncü Semâ'da İdrîs AS

(Sümme saide bî hattâ etes-semâr-râbiah) Sonra beni tekrar aldı götürüyor, devam ediyor, dördüncü semâya getirdi; (festefteha) semânın kapısının açılmasını istedi

(Kîle: Men hâzâ?) Ordan:

"--Kim o?" dendi.

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâil" dedi.

(Kîle: Ve men meake?)

"--Yanındaki kim?" diye soruldu,

(Kàle: Muhammedün) Cebrâil AS:

"--Yanındaki de Muhammed" dedi.

(Kîle: Ve kad ürsile ileyhi)

"--Ona izin gönderilmiş miydi?"

(Kàle: Neam) Cebrâil AS:

"--Evet gönderilmişti" dedi.

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe fefütiha)

Hep aynı şeyler oluyor, bütün melekler vazifeli, hepsi "İzin var mı?" diye soruyorlar. İzin olduğunu anlayınca da, "Hoş geldin, ne güzel gelişle geldin, merhabalar olsun!" diyorlar...

Tabii muhterem kardeşlerim, bunu ben başka vaazlarımda da söylüyorum, burada yeri gelmişken yine söyleyeyim: Semâ böyle bomboş değil, manevî tabakalar hâlinde, bekçileri var, melekler var, kapıları var... Her şey müsaadeli geçiyor. Hattâ Cebrâil AS'a soruluyor, "Ben Cebrâilim" diyor. Hattâ Peygamber Efendimiz için, "Müsâade var mı onun geçmesine, Allah'dan izin gönderildi mi?" diye soruluyor da öyle geçiyor. İbadetler de böyle. Yâni, yapılan ibadetler, oruçlar, sadakalar, haclar... onlar da semâda melekler tarafından kontrol edilir, durdurulur. Eğer yukarı çıkmaya lâyık değilse geri gönderilir muhterem kardeşlerim!

Devam edelim:

(Felemmâ halastü izâ idrîs) Dördüncü semâda kiminle karşılaştı Peygamber Efendimiz?.. İdris AS'la... Cebrâil AS tanıtıyor:

(Kàle: Hâzâ idrîs, fesellim aleyhi)

"--Bu İdris'tir, selam ver!" dedi.

(Fesellemtü aleyhi feredde) Selâm verdim selâmımı aldı. (Sümme kàle: Merhaben bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih)

"--Merhaba olsun salih kardeşe, salih peygambere!" dedi.

g. Beşinci Semâ'da Hârûn AS

(Sümme saide bî hattâ etes-semâel-hàmiseh) Böyle samâları çıkıyoruz muhterem dinleyiciler, "Sonra beşinci semâya çıktım, (festefteha) kapının açılması istedi Cebrâil.

(Kîle: Men hâzâ?)

"--Sen kimsin?" diye soruldu.

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâilim" dedi.

(Kîle: Ve men meake?)

"--Yanındaki kim?" diye soruldu.

(Kàle: Muhammedün)

"--O da Muhammed'dir." dedi Cebrâil AS.

(Kîle: Ve kad ürsile ileyhi)

"--Ona müsâade olunmuş mu, izin gitmiş mi?"

(Kàle: Neam)

"--Evet gitmiş."

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe)Yine melek tarafından:

"--Merhaba ne hoş geldi, sefa getirdi." denildi.

(Felemmâ halastü) Beşinci semânın kapısını da geçince kiminle karşılaştı? (Feizâ hârûn) Hârun AS'la karşılaştı.

(Kàle: Hâzâ hârûnü fesellim aleyhi) Cebrâil:

"--Bu Harundur, buna selâm ver!" dedi, öğretti.

(Fesellemtü aleyhi) Ben de Harun AS'a selâm verdim, (fereddes-selâm) o da selâmı aldı, yâni "Aleyküm selâm" dedi. (Sümme kàle: Merhaben bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih) Sonra:

"--Salih kardeşe --peygamberlerin hepsi birbirinin kardeşi-- salih peygambere merhabalar olsun!" dedi.

h. Altıncı Semâ'da Mûsâ AS

(Sümme saide bî hattâ etes-semâs-sâdisete) Altıncı semâya geliyoruz. (Festefteha) Cebrâil AS semânın da kapısının açılmasını istedi.

(Kîle: Men hâzâ?)

"--Kim o?" dendi.

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâilim." dedi.

(Kîle: Ve men meake?)

"--Yanındaki kim?" dendi

(Kàle: Muhammedün)

"--Muhammed..."

(Kîle: Ve kad ürsile ileyhi) Denildi ki:

"--Ona izin gitmiş miydi, izin verilmiş miydi?"

(Kàle: Neam)

"--Evet"

(Kàle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe)

"--Merhaba ne hoş geldi, sefa getirdi." denildi.

Ravîler bunları niye böyle detaylı anlatıyorlar? Sebep şu sevgili kardeşlerim, Rasûlullah'ın ağzından nasıl çıkmışsa öyle yakalamışlar fotoğraf gibi aynen...

--Tekrar kısa söylese olmaz mı?

Hayır! Aynen söylemenin bir başka bereketi var, hem aynı söylemekte doğruluk var, o bakımdan aynen söylerler...

Altıncı semâda da melek tarfından "Hoş geldin!" dendi.

(Felemmâ halastü feizâ mûsâ) Kapıdan geçilince, orada Musa AS'la karşılaştı.

(Kàle: Hâzâ mûsâ fesellim aleyhi)

"--Bu Musa AS'dır ona selâm ver!" dedi Cebrâil.

(Fesellemtü aleyhi) Ona selâm verdim, (feredde aleyyes-selâm) o da selâmı bana iade eyledi.

Selâmın iadesi ne demek?.. Yâni, "Esselâmü aleyküm!" deyince, "Ve aleyküm selâm..." demek. Selâma karşılık vermek demek. Yâni, "Kabul etmiyorum, al geri!" demek değil; yanlış anlaşılmasın.

(Sümme kàle: Merhaben bil-ahis-sàlihi ven-nebiyyis-sàlih!) O da:

"--Salih kardeşe, salih Peygambere selâmlar olsun, merhabalar olsun!" diye Peygamber Efendimiz'e merhaba eyledi.

Muhterem kardeşlerim salih ne demek? Salih iyi demek, her bakımdan uygun, müsâid demek.

(Felemmâ tecâveztü bekâ) Bakın şimdi bir olay oluyor: Peygamber Efendimiz Musa AS'ı geçerken, ağladı Musa AS... (Kîle lehû: Mâ yübkîke?) Soruldu:

"--Seni ne ağlattı, yâni durup dururken niye ağladın, seni ağlatan sebep ne?.."

(Kàle: Ebkî lienne gulâmen buise ba'dî yedhulül-cennete min ümmetihî ekseru mimmen yedhulühâ min ümmetî.) Dedi ki:

"--Şundan ağlıyorum ki, benden sonra peygamber gönderilmiş bir delikanlı, bir genç, --Peygamber Efendimiz'i kasdediyor-- onun ümmetinden cennete, benim ümmetimdekilerden daha fazlası girecek."

Yâni ümmetine acıyor, ondan ağlıyor Mûsa AS... Tabii, her peygamber kendi ümmetini evlâtları gibi seviyor, hiç birisinin cehennemde yanmasına gönülleri razı değil, hepsi cennete girsin diye istiyorlar: "Hay Allah! Yine beceremediler hepsi cehennemlik oldular." diye üzülüyor peygamberler.

i. Yedinci Semâ'da İbrâhim AS

(Sümme saide bî iles-semâis-sâbiah) Son semâya geldik. Cebrâil AS beni aldı, yedinci semânın kapısına getirdi, (festefteha) açılmasını istedi.

(Kîle: Men hâzâ?)

"--Kim o?" dendi.

(Kàle: Cibrîl)

"--Ben Cebrâilim." dedi.

(Kîle: Ve men meake?)

"--Yanındaki kim?" dendi; melek soruyor tabii...

(Kàle: Muhammedün)

"--O Muhammeddir." dedi.

(Kîle: Ve kad buise ileyhi)

"--Ona elçi gönderilmiş miydi?"

Burda buise ileyhi diyor, daha önceki cümlelerde ursile geçiyordu. Bakın aynen koruyorlar hadis ravîleri. Hiç kelimesini bile değiştirmiyorlar.

(Kàle: Neam)

"--Evet." deyince;

(Kàle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe)

"--Ne güzel gelişle geldi, merhabalar olsun ona!" dendi.

(Felemmâ halastü) Yedinci semâda bakın kimle karşılaşıyor Peygamber SAS Efendimiz: (feizâ ibrâhîm) Bir de baktım ki, İbrâhim AS karşımda...

(Kàle: Hâzâ ebûke ibrâhîmü fesellim aleyhi) Cebrâil dedi ki:

"--Bu senin deden, baban..." Yâni baba derler ama çok eski, babasının babasının babasının babası, çok eski; size göre dede demek: "Bu senin ecdadından ceddin İbrâhim AS, ona selâm ver!" dedi. Cebrâil takdim etti, tanıttı, Peygamber Efendimize...

(Fesellemtü aleyhi fereddes-selâm) Ben de İbrâhim AS'a selâm verdim, o da selâmıma karşılık verdi.

(Fekàle: Merhaben bil-ibnis-sàlih ven-nebiyyis-sàlih!)

"--Ey salih oğul, merhaba sana! Ey salih peygamber merhaba sana!" dedi.

Evlat diye, oğul diye hitab etti İbrâhim AS...

j. Sidretül-Müntehâ

(Sümme rufiat lî sidretül-müntehâ) Sonra bana Sidretül-Müntehâ'nın önündeki perdeler kaldırıldı, o gösterildi.

Sidretül-Müntehâ'yı gördü. Sidre Arapça demek, sedir ağacı dediğimiz, böyle boylu poslu büyük ağaç demek; Sidretül-Müntehâ, yâni en uzak mekandaki sidre demek. Tabii o ağaç nasıl bir ağaçsa, gökte nasıl bir mahiyeti varsa, yaprakları böyle, dalları böyle diye çok tarif edilmiş Sidretül-Müntehâ gösterildi.

(Feizâ nebikuhâ mislü kılâlil hecera ve izâ verakuhâ mislü âzânil-fîleh) "Yaprakları filin kulakları kadar" diye böyle tarif etti Peygamber Efendimiz... Cebrâil AS diyor ki:

(Kàle: Hâzâ sidretül-müntehâ)

"--Bu Sidre-i Müntehâdır."

(Ve izâ erbaatü enhârin) Bir de baktım ki dört tane nehir var. (nehrâni bâtınân ve nehrâni zàhirân) İki tane bâtın nehri, iki tane zâhir nehri...

(Fekultü: Mâ hâzâni yâ cibrîl?) Dedim ki:

"--Bu ilk ikisi ne, bunlar nasıl nehirler yâ Cebrâil?"

"--(Kàle: Emmel-bàtınân) Bâtında olan, içte olan iki nehir, (fenehrâni fil-cenneh) bunlar cennette iki nehirdir. (Ve emmez-zàhirân) Dıştaki iki nehir; (fen-nîlü vel-furâtü) birisi Nil'dir, birisi Fırat'tır."

k. Beytül-Ma'mur

(Sümme rufia liyel-beytül-ma'mûr) Sonra bana Beytül-Ma'mur gösterildi, perdeleri kalktı.

Gökyüzünde Beytül-Ma'mur nerdedir? Kâbe'nin tà yukarısına rastlayan, yedi kat semâdan yukarda Beytül-Ma'mur... Meleklerin Allah'a tesbih ederek etrafında devrettikleri, bir giren meleğin bir daha girmesine sıra olmayacak şekilde meleklerin girdiği, ziyaret ettileri el-Beytül-Ma'mur, manevî bir mekan...

(Kultü: Yâ cibrîlü ma hâzâ?)

"--Bu nedir?" dedim, diyor Peygamber Efendimiz.

(Kàle: Hâzel-beytül-ma'mûr)

"--Bu el-Beytül-Ma'murdur. (Feizâ hüve yedhulühû külle yevmin seb'?ne elfe melekin) Bu eve her gün yetmiş bin melek girer, (izâ haracû minhu) dışarı çıktıkları zaman (lem ye?dû ileyhi) sonra bir daha ona giremezler."

Sıra gelmez yâni, her gün yetmiş bin melek geliyor da, sıra gelmiyor; ilk girene, bir daha girmek nasib olmuyor. Öyle bir Beytül-Ma'mur burası...

l. Sütü Alması, Fıtratı Tercih Etmesi

(Sümme ütîtü biinâin) Sonra diyor ki Peygamber Efendimiz: "Bana üç tane kap getirildi; (inâin min hamr) cennet şarabından bir kap, (ve inâin min leben) cennet sütünden bir kap, (ve inâin min asel) cennet balından bir kap... Bal süt ve meşrubat. Hamr, yâni cennet şarabı, meşrubatı... (Feehaztül-leben) Süt kabını aldım."

(Fekàle: Hiyel-fıtratüllletî ente aleyhâ ve ümmetüke) Cebrâil dedi ki:

"--Bu senin ve ümmetinin üzerinde bulunduğu fıtrattır"

Yâni, Rasûlulah'nı sütü alması fıtratı tercih etmesi demek. Tabii bu da ne demek muhterem kardeşlerim: İslâm dininin insan tabiatına uygunluğu demek. Fıtrata, yaradılışa müsâid, ahkâmı yaradılışa ters değil...

--Bir misal ver hocam da yaradılışa ters nedir anlayayım, yaradılışa uygun nedir anlayayım!..

Bakın meselâ İslâm'da nikâh Peygamber Efendimiz'in sünnetidir, evlenmek sevaptır, evlilik bir çok sevaplar kazandırır insana... Evine yiyecek içecek getirdiği zaman, yediyüz misli sevap alır; çoluk çocuğunu yetiştirince sevap alır, hanım çocuğunu emzirince sevap alır, cihad etmiş gibi ecir kazanır. Karı koca birbirleriyle güzel muamele ettikleri zaman sevap kazanırlar. Yâni bir sürü sevap kazanırlar. Bu, insanın tabiatı işte... Erkek ve dişiden yaratılmış, aile kuruyorlar, çocukları oluyor. Bu böyle...

Fıtrata aykırılık nedir? Evlenmemek, bekâr durmak veya evlenmemeyi dinin bir esasıymış gibi ortaya koymak; işte fıtrata aykırılık... Bizim dinimiz insan tabiatına, çevreye en uygun dindir. Yâni, çevrenin korunması için de İslâm'ın ayakta olması, İslâm'ın devreye girmesi lâzım, müslümanların çalışması lâzım!.. Çevreyi de İslâm dini korur, insanın ruhunu da İslâm dini korur, bedenini de İslâm dini korur. Çünkü fıtrat dinidir, her şey tabii, her şey güzel, her şey olurunca, her şey akış istikametine uygun, akış istikametine ters değil...

Bizim arkadaşlarımızdan bir albay ateşe olmuş --hadisi bölüyorum ama-- Fransa'da. Fransızlarla da tanışmış tabii... Bir gün tanıştığı bir Fransız, morali çok bozuk bir şekilde yanına gelmiş demiş ki:

"--Sayın filanca --bizim ateşeyle konuşuyor-- intihar edeceğim."

"--E niçin intihar ediyorsun?"

"--Karım beni başkasıyla aldatıyor."

"--Boşan!"

"--Hayır, bizim Katoliklik'te boşanmak yoktur."

Bak, boşanmak İslâm'da var. Evet, boşanmak iyi bir şey değil:

(Ebğadul-halâl ilallàh) "Allah'ın en sevmediği helâl, (et-talâk.) boşanmaktır." Ama bazen de gerekiyor, bak adam intihar etmesin. Madem ötekisi bununla yaşamak istemiyor, boşansın. Yâni normali bu... Adam boşanamıyor, dininin yasaklaması dolayısıyla, intihar edecek. İntihar insanı ebediyyen cehennemlik yapıyor. Zaten kâfir olunca cennetlik olmuyor da... Ama böyle bir hükmün yanlışlığını beyan etmek istiyorum.

Peygamber Efendimiz sütü tercih etmesinden, fıtratı tercih etmesinden, sütü tercih edince de Cebrâil AS'ın: "Tamam, güzel bir şey yaptın, fıtratı tercih ettin." demesinden sonra devam ediyor. Bizim için büyük bir şeref tabii. Bizim dinimiz fıtrat dinidir. Çağın dinidir, çağlar üstü dindir, ileriye doğru kıyamate kadar insanlığın aradığı dindir. Çünkü fıtrat dinidir. İnsanın tabiatına uygun olağanüstü, olağandışı, akıl dışı, mantık dışı şeyler yok. Her şey insanın tabiatına, fıtratına uygun. Böyle sütle sembolize edilmiş olarak bu rivâyette karşımıza geldi.

m. Elli Vakit Namaz'ın Beş Vakte İndirilmesi

Sonra diyor ki Peygamber Efendimiz:

(Sümme füridat aleyyes-salevâtü hamsîne salâten külle yevmin) "Sonra bana her bir günde elli namaz farz kılındı." Elli vakit demek istiyor yâni. (Feraca'tü) "Ben de bu farzı telâkkî ederek, Allah'ın bu emrini aldıktan sonra, döndüm, geri yolculuk başladı. (femerartü alâ mûsâ) Musa AS'a uğradım.

Musa AS'ın yeri neresiydi?.. Altıncı semâ idi, hatırlayalım! Altıncı semâda Musa AS'la karşılaşınca, (Fekàle: Bime ümirte?) Musâ AS soruyor Peygamber Efendimiz'e:

"--Rabb'inin huzuruna vardın, onunla mülâkî oldun, görüştün, konuştun, sana hitab eyledi, emirler bahşeyledi, lütfetti; ne emretti sana, sen neyle emrolundun?"

(Kultü: Ümirtü bihamsîne salâten külle yevmin) Musa AS'a ben dedim ki:

"--Her gün elli namazla emrolundum."

(Kàle: İnne ümmeteke lâ testatîu hamsîne salâten külle yevmin ve innî vallàhi kad cerrabtün-nâse kableke ve àlectü benî isrâîle eşeddel-muàleceti ferci' ilâ rabbike fes'elhüt-tahfîfe liümmetike) Böyle demiş Peygamber Efendimiz'e Musa AS... Ne buyurmuş, dinleyelim, merakla, şevkle:

"--Bak, senin ümmetin her gün elli namaza tahammül edemez, güç yetiremez. Vallàhi ben senden önce insanları tanıdım, denedim ve benî İsrâil'e, onları doğru yola çekmek için çok çareler yaptım, yâni çok yollardan onları islâh etmeye çalıştım, onları doğru yola çekmek için çalışma yaptım peygamberliğim sırasında... İnsanları tanıyorum, hâlet-i rûhiyelerini biliyorum. Günde elli vakit namaza tahammül edemezler. Rabbine geri dön, bu miktarı hafifletmesini, azaltmasını iste!" dedi Mûsâ AS.

(Feraca'tü fevedaa annî aşren) Ben de geri döndüm, Mevlâma arz ettim. Allah-u Teâlâ Hazretleri benden on tanesini kaldırdı. Kırk vakit namaza inmiş oluyor. (Feraca'tü ilâ mûsâ fekàle mislehû) Tekrar geri dönmeğe giriştim ama, Mûsâ AS'la yine karşılaşınca, yine tahammül edemezler diye evvelki sözlerini söyledi.

(Feraca'tü fevedaa annî aşren) Yine Rabbime geri dönüp, müracaat ettim; on daha indirdi, yâni otuz vakit oldu. (Feraca'tü ilâ mûsâ fekàle mislehû) Dönüşte Mûsâ AS ile tekrar karşılaşınca, yine yapamazlar dedi, eski sözleri gibi tekrar etti.

(Feraca'tü fevedaa annî aşren) Tekrar döndüm Rabbime, tekrar on daha indirdi, kaldı yirmi... (Feraca'tü ilâ mûsâ fekàle mislehû) Dönüşte Mûsâ AS ile tekrar karşılaşınca, yine yapamazlar dedi, eski sözleri gibi tekrar etti.

(Feraca'tü feümirtü biaşrin salevâtin külle yevmin) Tekrar döndüm Rabbime, nihayet on salât kaldı. (Feraca'tü fekàle mislehû) Mûsâ AS ona da itiraz edip, "Git azaltmasını iste!" deyince; (feraca'tü) tekrar döndüm Rabbime, dilek diledim, istedim ki azaltsın.

(Feümirtü bihamsi salevâtin külle yevmin) Allah-u Teâlâ Hazretleri her gün beş namazı emretti. (feraca'tü ilâ mûsâ) Mûbâ AS'a tekrar geri dönünce, (Fekàle: Bime ümirte?) Mûsâ AS sordu:

"--Ne oldu sonuç, ne emretti Allah sana, ne ile emrolundun?" dedi.

(Kultü: Ümirtü bihamsi salevâtin külle yevmin)

"--Her gün beş vakit namaz kılmakla, sonuç olarak emredilmiş oldum." dedi.

(Kàle: İnne ümmeteke lâ testatîu hamse salevâtin külle yevmin)

"--Senin ümmetin günde beş vakit namaz kılmaya da güç yetiremez yâ Muhammed!" dedi. (ve innî kad cerrabtün-nâse kablek) Ben bu halkı senden önce denedim, biliyorum bunların huylarını, hallerini..." dedi. (ve alectü benî isrâîle eşeddel-muàleceti) "Benî İsrâil'i doğru yola getirmek için çok çalışmalar yaptım. Mânevî ilaçlarla onları tedâviye çalıştım. Olmaz, yapamazlar!" dedi. (ferci' ilâ rabbike fes'elhüt-tahfîfe liümmetik.) "Yine Rabbine dön, bu beşi de indirsin ümmetin için." diye söyledi.

(Kàle:) O zaman Peygamber Efendimiz o zaman buyurmuş ki: (Seeltü rabbî hattâ istahyeytü) "Rabbimden o kadar istedim ki, utandım artık Rabbimden." dedi. (Velâkin erdà ve üsellim.) "Artık bu sonuca razıyım ve selâmetlik diliyorum." dedi. Mûsâ AS'a böyle cevap verdi. Yâni, "Beşi de indir demeğe utanıyorum artık." dedi. Ona razı olduğunu söyledi. Sonra da Mûsâ AS'a, "Hadi Allah'a ısmarladık, Allah sana selâmet versin! Ben razıyım." demiş oluyor.

(Kàle: Felemmâ câveztü) "Yanından geçince, (nâdânî münâdin:) Bir münâdî seslendi. Yâni bir melektir bu Allah tarafından veya bir sestir:

--(Emdaytü farîdatî ve haffeftü an ibâdî.) Farîzamı, emrimi yerine getirdim, tahakkuk ettirdim. Kullarıma da meşakkati hafiflettim, zahmeti az verdim!" diye bir nidâ geldi.

Yâni Mevlâ farzını ibkà ediyor, yerine getirtmiş oluyor, emrini buyurmuş oluyor ve kullarına da azaltmış oluyor. Benim okuduğum kitapta, rivayet burda kesilmiş. (Revâhül-buhàrî ve müslimün an mâlik ibn-i sa'saa) diye burda bitiyor.

Tabii, bu hadis-i şeriflerin başka rivayetleri vardır. Hadis kitaplarında başka başka rivayetler vardır. O rivayetlerden biliyoruz ki, bir müslüman, bir mü'min, Peygamber Efendimiz'in ümmetinden bir kul, bu beş vakti kıldığı zaman, Allah ona elli vaktin sevabını verecek.

Bunu başka nerden biliyoruz?.. Her iyiliğin en aşağı mükâfatı bire on olduğundan biliyoruz. Beşin on katı elli ettiğinden, elli vaktin sevabını Allah-u Teàlâ Hazretleri verecek demektir.

Şimdi bu uzun hadis-i şerifi size niçin okudum?.. Çünkü Peygamber SAS efendimiz'in kendi ifadesinden Mi'rac'ı nasıl anlattığını size bildirmek istedim. Efendimiz nasıl görmüş, Mi'racdaki olayları, vakıaları nasıl yaşamış, onu kendi mübarek lisânıyla, kelimeleriyle sahabe-i kirâma nasıl anlatmış?.. Onlar da dinlemişler, bize rivayet etmişler.

Bu çok güzel bir şey, çok önemli bir şey, çok tatlı bir şey... Onun için size bu Mi'rac kandilinde Peygamber SAS Efendimiz'in ifadesiyle Mi'racı anlatmaktan mutluyum, çok zevk duyuyorum.

Tabii, burada görülüyor ki, bizim Mevlid yazarı Süleyman Çelebi bu hadis-i şerifleri okumuş, Mevlid kitabını bilgi dolu bir gönül ile, kafa ile yazmış. Öyle hani şairler hayal güçlerini çalıştırırlar, akıllarına geleni yazarlar, şairlik namına yalan yanlış şeyleri söylerler. Süleyman Çelebi öyle değil... Ben görüyorum ki, hayranlığım günden güne artıyor; Allah şefaatine erdirsin, cennette makamını yüceltsin, rütbesini a'lâ eylesin... Mübarek, hep hadis-i şeriflerden okuduğu bilgileri Mevlid'e geçirmiş.

Onun için Mevlid kitabının Mi'rac bölümü de çok güzel yazılmış, çok müeddibâne, aynı zamanda çok müteeddibâne; yâni bize güzel âdâbı öğreten, hem de edepli bir insanın ifadesiyle yazılmış, çok güzel bir bölüm...

Biliyorsunuz ecdadımız şair ruhlu insanlardı, hassas insanlardı iç alemleri çok zengin insanlardı. Mevlânâ gibi şöhreti dünyaya taşmış insanlardan, Yunus gibi herkesin sevdiği insanlardan bunu biliyorsunuz. İç dünyaları çok renkli, çok zengin insanlardı. Din de onlar için şi'riyyet doluydu, yâni hassaslık ve güzel duygular doluydu. Onun için onlar, bu konuları böyle şiir halinde yazmışlar, mevlidler halinde yazmışlar. Bu Mi'racla ilgili konuları da mi'râciyye denilen eserlerle; yâni Mi'raca dair kasidelerle, manzumelerle anlatmışlar. Sonra başka hassas kimseler de çıkmışlar, bu mi'râciyeleri bestelemişler, şâhâne güzel bestelerle tekkelerde okunmuş. Böylece bu güzel geceler son derece derin duygularla, ibadetlerle, göz yaşlarıyla, çok tatlı bir şekilde ihyâ edilmiş. Bu eğitimlerin sonucunda sevgi dolu, Allah aşkıyla dolu yürekler, birbirlerini seven insanlardan oluşmuş çok güzel bir toplum, bütün insanlığa sıcak bakışlarla bakan bir ümmet meydana gelmiş.

Şimdi bu hadis-i şerifi burda bitirmiş olduk. Bir de "Sübhânellezî esrâ..." ayetini okumuş olduk. Bugünkü sohbetimizde, Mi'racla ilgili bu seneki sohbetimizde -- çünkü evvelki senelerde de başka şeyleri anlattığımı hatırlıyorum; seneler geçiveriyor-- bir ayet, bir hadis okumuş olduk Mi'rac'la ilgili...

Bir de tabii, yanımda getirdiğim kitaplardan Abdülkàdir-i Geylânî Efendimiz'den size bir mesaj iletmek istiyorum: Abdülkàdir-i Geylânî Efendimiz, biliyorsunuz bizim bağlı olduğumuz pirlerimizden birisi... Bizim şeyhlerimiz en aşağı beş tarikata bağlı olmuş, daha fazla tarikatlara da sanradan bağlanmışlar. Birisi de Kàdirî Tarikatı... Kàdirî Tarikatı'nın piri Abdülkàdir-i Geylânî Efendimiz'in, böyle dînî günleri, geceleri çok tatlı tatlı rivayetlerle anlatan güzel bir kitabı var. Oradan bir hususu anlatıp da, size bir misal vermek istiyorum. Yâni açıkçası, size bir hayırlı işi yaptırıp sevap kazandırmak istiyorum sevgili Akra dinleyicileri!..

n. Recebin Yirmiyedisinde Oruç

Abdülkàdir-i Geylânî Efendimiz bir hadis yazıyor, bu Recebin yirmiyedisi ile ilgili... Ebû Hüreyre RA'den rivayet olunmuş ki, Peygamber SAS şöyle buyurmuş:

(Men sàme yevmes-sâbii vel-ışrîne min receb) "Receb ayının yirmiyedisini kim oruçlu geçirirse, (kütibe lehû savâbü sıyâmü sittîne şehren) altmış ay oruç tutmuş gibi sevap yazılır." diye buyurmuş. Kısa bir hadis-i şerif.

Altmış ay oruç ne eder?.. Yâni beş sene devamlı oruç tutmuş gibi sevap kazanacak bir insan... Efendimiz'den böyle bir rivayet var. Ebû Hüreyre RA rivayet etmiş.

--Ne zaman tutulacak bu?..

Recebin yirmiyedisinde... Şimdi bugün, konuşmayı yaptığımız şu zaman Recebin yirmialtısındayız. Recebin yirmialtısını yirmiyedisine bağlayan bu gece, akşam namazından sonra Mi'rac gecesidir. Bu geceyi herkes, camilerde aşk ile şevk ile ihyâ etmeğe çalışacak, ibadetler edecek, dualar edecek; bu güzel gecenin sevaplarından istifade etmeğe çalışacak.

Bir de yarınvar... O bakımdan size yarın için size şimdiden bir mesaj iletmiş oluyorum, hem de Abdülkàdir-i Geylânî Hazretleri'nden... Bu hadis-i şerife göre yarın oruç tutacağız demek ki... Sevabı da altmış aylık oruç tutmuş olmanın sevabına denk... Bir ay otuz gün olduğuna göre, altmış ay = 1800 gün oruç tutmuş olmak gibi bir sevap bahis konusu oluyor.

Demek ki sevgili kardeşlerim, biz burda, Akra'da size konuşmalar yaparken metodumuz bu bizim, sevaplı bir şeyi size önceden haber veriyoruz, dinliyorsunuz. Dinleyince yapın, o sevabı kazanın diye çok öncelerden haber veriyoruz böyle sevaplı şeyleri... İşte bugünden de, yarın oruç tutmanın sevaplı olduğuna dair bir hadis okuyarak, size yarın oruç tutabi

Yorum (yok) Yorum yaz!

ALEMLERİN RABBİNİ MÜŞAHEDE


2/11/2008 · Kategori: MIRA_

Alemlerin Rabbini Müşâhede





 

ALEMLERİN RABBİNİ MÜŞAHEDE

E?zü billâhi mineş-şeytànir-racîm.

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Elhamdü lillâhi hakka hamdihî ves-salâtü ves-selâmü alâ hayra halkıhî seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîn. Emmâ ba'd:

a. Gecelerin Hayırlısı

Aziz ve sevgili ve değerli kardeşlerim!

Bu akşam bir çok mutluluklar bir arada bulunacak. Receb'in 26'sını 27'sine bağlayan akşam olduğu için Mi'rac kandilidir, kandil gecesidir, mübarektir. Perşembeyi cumaya bağlayan gece olduğu için, zaten her hafta mübarektir. Perşembeyi cumaya bağlayan gece için Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:

"--Gecelerin en hayırlısı cuma gecesidir, günlerin en hayırlısı cuma gündüzüdür."

Cuma mü'minin bayramıdır, kesinlikle çok değerlidir, nurludur. Cuma geceleri ve gündüzleri, çok feyizlerin, ikramların içinde yer aldığı geceler ve gündüzlerdir. Her ne kadar sırf cuma günlerini ihyâ edeyim diye bir çalışma doğru olmazsa da, bütün geceleri derli toplu geçirmeğe çalışmakla beraber, özellikle cuma gecelerinde, onun cuma gecesi olduğunu unutmamak, cuma gündüzü olduğunu unutmamak lâzımdır.

Cuma gecesi teheccüde kalkmağa çok gayret edin, çünkü hadis-i kudsî vardır: Gecenin üçte ikisi geçtiği zaman, sahur vakitleri geldiği zaman, Allah-u Teâlâ Hazretleri kullarına geceleyin kendisi seslenir. Göğün kapıları açılır, Allah-u Teâlâ Hazretleri kullarını kendisine davet eder:

"--Yok mu içinizden benden mağfiret isteyen? İstesin, mağfiret edeceğim. Yok mu benden bir talebi olan? Taleb etsin, vereceğim. Yok mu benden şunu isteyen, bunu isteyen!" diye fecr-i sadıkın, yâni sabah vaktinin gelişine kadar, yâni imsak kesilinceye kadar böyle seslenir durur.

Cumanın gündüzlerinde de salât ü selâmı çok etmeyi, Peygamber Efendimiz'e çok salavat getirmeyi, Peygamber Efendimiz hadis-i şeriflerinde buyurmuşlardır.

Şimdi bu mübarek gece, bu güzel gece burada topluca elimize geçmiş bulunuyor, Allah'a hamd ü senalar olsun... Günahlardan, haramlardan uzak kendi başımıza toplandığımız şu yerde bu geceyi hayırlı, feyizli, verimli, sevaplı geçirmeyi Allah bizlere nasib eylesin... Fırsat vardır elimizde, tatilde gibiyiz, hazırlıklıyız; elimizde imkânlar güzeldir, geniştir.

Biliyorsunuz günlerin özelliği, saatlerin, zamanların güzelliği onlardan istifade eden insanlara göredir. Şimdi biz buraya koşarak geldik, ıslandık. Dışarda fırtınalı güzel bir yağmur yağıyor, yağmur rahmettir. Onun için bizde yağmur yağıyor demezler, rahmet yağıyor derler. Ve bazı zamanlarda yapılan dualar makbuldur diyor Peygamber Efendimiz SAS: Meselâ, ezan ile ikàmet getirme arasındaki zamanda dualar makbuldur... Meselâ, müslüman ordusu kâfir ordusuyla karşılaştığı ve iki saf birbirleriyle çatıştığı zaman yapılan dualar makbuldur... Meselâ, yağmur yağdığı zaman yapılan dualar makbuldur... Yâni, duaların makbul olduğu bir güzel zaman olmuş oluyor.

Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi gàfillerden, istifade etmesini bilemeyenlerden, mahrum bırakılanlardan eylemesin... Çünkü Ramazan gelir geçer, bazı insanlar mahrum olur; cumalar gelir geçer, bazı insanlar mahrum olur; ömür gelir geçer, bazı insanlar mahrum olur... Yâni o ahiret mahrumiyeti çok kötü bir mahrumiyettir; Allah bizi öyle mahrum olanlardan eylemesin... Gecemiz ve geceniz, Mi'racınız kutlu olsun, mübarek olsun... Allah sevdiklerinizle beraber, yâni evlâtlarla, anne babalarla, dostlarla, ahbablarla beraber nice nice mübarek günlere, gecelere sıhhat ve saadetle ulaşmayı nasib eylesin...

Abdullah ibn-i Abbas ümmetin fakihlerinden, büyük alimlerinden bir büyük zat... Ona üç soru sorulmuş, üç cevap vermiş. Bunu nakletmişler Hazreti Ali Efendimiz'e... İbn-i Abbas RA'a sorulmuş:

"--Günlerin en hayırlısı hangisidir?" diye.

O da buyurmuş ki:

"--Cuma günüdür."

Tamam, demin söyledik.

"--Ayların en hayırlısı hangisidir?" diye sormuşlar.

"--Ramazan ayıdır." demiş.

"--Amellerin hayırlısı hangisidir?" demişler.

"--Vaktinde kılınan beş vakit namazdır." demiş.

Abdullah ibn-i Abbas bu üç soruya böyle cevap verdi diye Hazret-i Ali Efendimiz'e anlatmışlar. O de demiş ki:

"--Tamam, güzel söylemiş, doğru söylemiş. Mağrible maşrikın arasındaki alimler toplansalar, bu İbn-i Abbas RA'ın verdiği cevap gibi cevabı veremezler; bu soruların doğru cevabı bu... Yalnız ben buna rağmen derim ki: Günlerin en hayırlısı Allah-u Teâlâ Hazretleri'ne onun senden razı olduğu bir şekilde kavuştuğun gündür." demiş.

İşin sonucu olmuş oluyor, yâni neticesi olmuş oluyor. Allah'a kavuşuyorsun, o seni seviyor ve senden razı olduğu bir şekilde sen ona kavuşuyorsun; günlerin en hayırlısı budur. O güzel tabii, o asıl bayramdır, asıl güzel düğündür. Mevlânâ Hazretleri'nin söylediği gibi, düğün gecesidir, şeb-i arus'dur. Vefat edeceği gecenin ismini önceden öyle vermiş kendisi hayatında... "Benim öleceğim gece düğün gecesidir." demiş, Rabbine kavuştuğu için...

"Ben öldüğüm zaman benim arkamdan ağlama! Benim tabutumu gördüğün zaman vah vah deme, yazık deme!" vs. diye şiiri var gayet güzel. Tabii bize de Allah-u Teâlâ Hazretleri sevdiği ve razı olduğu kul olarak huzuruna varmayı, görmeyi nasib etsin, o devlete nail eylesin...

b. İsrâ: Mekke'den Kudüs'e Gidiş

Şimdi bu gece Mi'rac kandili olduğu için, bu gün size bu Mi'rac kandili ile ilgili bilgiler vermeyi düşündüm, eski planladığım şeyleri bırakarak. Bir tanesi, elimdeki şu anda mevcut kitaplardan seçerek bulduğum hadisi şeriflerden bir tanesi Sahîh-i Müslim'de mevcut olan uzun bir hadisi şeriftir. Üç sayfa süren sahih bir hadisi şeriftir. Sahih demek sıhhatli demek, yâni hastalıklı değil, kusurlu değil. Sıhhatli olması çok önemlidir, sıhhatli olmayan sözleri söylemek vebaldir İslâm'da... Doğruyu söylemek lâzım, sıhhatli sözü söylemek lâzım; sıhhatsiz, hasta, yamuk, bozuk söz söylememek lâzım! Rivayet yoluyla da olsa, sözün doğrusunu söylemek lâzım!..

Onun için, bu kitapları bu yağmurlu havada severek taşıdım. Çünkü, Peygamber Efendimiz'in hadisi şerifleridir. Bu Râmûzül-Ehâdîs bizim Tekkemizin hadis kitabı, Gümüşhaneli Efendimiz'in, iki cilt; orada üç tane hadis var, bir tane de burda hadis var. Şimdi bu kısalardan önce başlayalım, ondan sonra uzunları anlatmağa geçeriz.

Biliyorsunuz bu Mi'rac hadisesi aslında İsrâ ve Mi'rac hadisesidir. Kur'an-ı Kerim'den bu işin delili İsrâ Sûresi'nde vardır, Necm Sûresi'nde vardır.

İsrâ Sûresi'nde tarfetül-ayn'de, bir göz yumup açıncaya kadarki kısa bir zamanda, ikrâm-ı ilâhî olarak, mucize-i nebeviye olarak Mekke'den Kuds-ü Şerif'e gitmesi vardır. Ayet-i kerimede buyuruyor ki Rabbimiz, bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Sübhànellezî) "O Allah ki her türlü noksandan münezzehtir, her türlü kemâlâtın, kudretin, güzelliğin sahibidir. (esrâ bi-abdihî leylen) Geceleyin kulunu götürdü. Nerden? (minel-mescidil-harâm) Mescid-i Haram'dan götürdü."

Mescid-i Haram neresidir? El-Mescidil-Haram, Kâbe'nin etrafındaki mesciddir. Ortasında Kâbe olan o büyük mesciddir, mübarek mesciddir. Hacıların, umrecilerin gittikleri mesciddir.

"Mescid-i Haram'dan, (ilel-mescidil-aksâ) Mescid-i Aksâ'ya..." Bir gecede Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya kulunu götüren Allah, her türlü noksandan münezzeh, her türlü kemâlâta sahiptir. Yaptığı, gösterdiği bu büyük hadise de, şâyân-ı taaccüb, hayret edilecek bir hadisedir. Çünkü, sübhan sözü hayret edilecek olaylarda söylenilir. Sübhânallah, şaştım yâhu mânâsına gelir.

(Ellezî bâreknâ havlehû) "Etrafını mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa'ya..." Evet, Kudüs mübarektir, adı da Kudüs'tür, kutsal şehirdir, peygamberler diyarıdır. (li-nüriyehû min âyâtinâ) "O Muhammed-i Mustafâ SAS'e olağanüstü birtakım müşahedeleri, birtakım şeyleri ona göstermek için, biz ona gösterelim diye... O muazzam, enteresan görülecek, müşahede edilecek şeylerin bir kısmını göstermek için..."

Tabii görülecek şeyler bitmez, sonsuzdur. Min âyâtinâ, ayetlerinden bir miktarı demek. Tabii hepsi değil, çünkü Allah'ın ayetlerinin hepsi zaten bitmez, tükenmez, sonsuz ama; Mi'rac gecesinde Peygamber Efendimiz pek çok olağanüstü haller görmüştür. Demek ki o gördüğü ayetler, olağanüstü olaylar Mi'racdır ama; bir gecede Mekke'den Kudüs'e gitmek o da, çok olağan üstü bir mucizedir.

Şimdi bu, ayet-i kerimeyle böylece anlatıldığı için, inanmak farzdır, inkâr eden kâfir olur. Bunun böyle olduğuna, başta dine ve Peygamber Efendimiz'e en çok itiraz eden müşrikler şahittir. Allah Allah, müşrik nasıl şahit oluyor bu işe?.. Kendilerine anlatıldığı zaman itiraz ettiklerinden şahit oluyorlar, istemeyerek şahid oluyorlar. Gelmişler, Ebubekr-i Sıddîk Efendimiz'e:

"--Gördün mü senin arkadaşının bu sefer dediğini?.."

"--Ne demiş?"

"--Güya bu geceleyin yâni geçtiğimiz gece Mescidi Haram'dan Kudüs'e gitmiş, ordan da göklere çıkmış; gördün mü söylediği saçma şeyi şimdi?.." diye söylediler.

Ebubekr-i Sıddık ciddîleşti, kaşlarını çattı kendini toparladı. Sıddîkıyyet makamında büyük zat... Yâni bir hatalı söz insanı cehennemin çukurlarına uçurur götürür; bir söz de insanı cennete sokar. Cehenneme sokan söz nedir?.. Herhangi bir küfür sözünü söylediği zaman cehenneme gider. Edebe aykırı bir söz söylediği zaman, uçar gider uçuruma; "Cuvvvv..." diye yetmiş sene, seksen sene aşağı doğru gider.

Bir gün Peygamber Efendimiz buyurdu ki:

"--Yetmiş senedir cehennemin dibine doğru uçmakta olan taş, şimdi dibine değdi, pat diye..."

Biraz sonra haber geldi, müşriklerden bir tanesi yetmiş yaşında gebermiş. Haa, hayatı boyunca demek ki cehenneme uçmaktaydı o, küt dibini buldu ölür ölmez.

Şimdi, itiraz ettiler. Ebubekr-i Sıddîk Efendimiz ciddîleşti... Akıllı insanın hali başkadır. Muhterem kardeşlerim, şunu her yerde söylüyorum: İyi dindarlık akıllı insanların işidir, aptal insanların iyi dindarlığı olmaz. Akıl işidir, gözünü açmak işidir, dikkat etmek işidir, ne yapacağını bilmek işidir. Ne yapacağını bilmeyen günaha düşer ve derecesi kaybolur. Akıllı olmak lâzım, aptal olmamak lâzım, şaşkın olmamak lâzım, gözünü açmak lâzım!..

Onun için, bizim Nakşî Tarikatımızda birinci prensip, huş der dem prensibidir. Farsça bir tabirdir bu. Ne demek: Her anda şuurlu olmak demek, hiç uyumamak demek. Dikkat et yahu, uyuma deriz. Hani arabayı kullanıyorsa arkadaşımız, ne yapıyorsun yahu deriz, çarpacaksın deriz, dikkat et deriz. Bir an gaflete gelmez, her an şuurlu olmak...

Şimdi, hoşuma gidiyor Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'in davranışı, ilk önce sordu:

"--Yâhu bu sözleri Muhammed-i Mustafa SAS hakîkaten söyledi mi, siz gene bir oyun mu çeviriyorsunuz? Böyle bir şey söyledi mi hakîkaten?.."

"--Vallah söyledi."

Haa, bak, demek ki şahid oluyorlar. Demek ki, Peygamber Efendimiz'in böyle bir şeyi onlara anlattığına ister istemez, farkına varmadan şahit oluyorlar, yakalandılar, şahitlik ediyorlar. Ebu Bekri Sıddık Efendimiz gayet sakin dedi ki:

"--O söyledi mi gerçekten?"

"--Söyledi." dediler.

"--O söylediyse doğrudur." dedi.

Yâni, siz yalan kıvırtmıyorsanız, bir oyun yapmıyorsanız ey müşrikler, kâfirler, hakikaten söylemişse, öyledir. "Çünkü, biz ondan zaten her zaman nice öyle olağanüstü olaylar görüyoruz. Sadece sizin bu söylediğiniz değil ki, Rasûlüllah Efendimiz'in her hali mucize." dedi.

Parmağını su tasının içine koyuyor, ordunun içindeki herkes su tasından su alıyor, su bitmiyor; abdest alıyorlar, hayvanlarını suluyorlar, içiyorlar... Bir tastan bir orduyu suluyor, bir on kişilik yemekten şu kadar yüz insanı doyuruyor. Allah ona bu kabiliyeti vermiş.

Gelenler kızdırdılar bir keresinde Peygamber Efendimiz'i... Falanca kabileden grup halinde gelmişler, edebe aykırı tavırlar içinde karşısına geldiler Peygamber Efendimiz'in... Onların edepsizliğine sinirlendi, "İsterseniz size yolda neler konuştuğunuzu bir bir söyleyeyim?" dedi. "Sen şuna söyle dedin, sen ona öyle dedin, sen ona böyle dedin, sen ona öyle dedin..." dedi. Hadi, apışıp kaldılar, şaşırıp kaldılar. Yolda daha, Mekke'ye gelmeden konuştuklarını bir bir söyledi. Neden?.. Rasûlüllah Efendimiz olduğundan, Allah'ın elçisi olduğundan.

Namaza durduğu zaman, arkasını da görürdü. Uyuduğu zaman, uykusu uyku gibi değildi. Bu tarafa baktığı zaman, arkasında olanı da görürdü. Başka insanlarda olan durum değil, başka bir durum yâni...

Peygamber SAS'in etrafına toplandılar. Yâni inkâr tabiatlarında var, ama bunda da hikmet var, onların inkârları bize iman oluyor. Bizim yanımıza geliyor, bizim imanımızı kuvvetlendiriyor elhamdü lillâh. Onların inkârlarından bizim imanımız besleniyor.

"--Sen yâni burdan Kudüs'e mi gittin? Söyle bakalım Mescid-i Aksâ'nın kaç tane kapısı var, kaç tane penceresi var?.." diye başladılar sıkıştırmağa...

E Rasûlüllah Efendimiz, düşünün ki bir gecede Mekke'den kaldırılmış, Kuds-ü Şerif'e götürülmüş; o insanın duygularını biraz anlamağa çalışın. Yâni kapıya, pencereye mi bakar, kapı pencere mi sayar öyle bir insan?.. İnsanın gözü bir şeyi görmez yahu, etrafı görmez; heyecandan, sevincinden uçar, ne yapacağını şaşırır.

Tabii üzüldü. Soru sordular, şimdi cevap da veremiyor, yalan sanacaklar. Allah-u Teâlâ Hazretleri gözünün önüne Mescid-i Aksâ'yı getirdi; "Şu kadar kapısı var, bu kadar penceresi var..." diye başladı söylemeğe.

Gözünün önüne getirdi Allah-u Teâlâ Hazretleri. Neden?.. Çünkü Allah bir kulu sevdi mi, o kul Allah'la görür. Hadis-i kudsîde böyle bildiriliyor, "Benimle görür." diyor. Allah'la görmek işte öyle olur, Mekke'den Kudüs'ün pencerelerini sayar.

Sonra, "Başka delilin var mı?" dediler. "Var..." dedi Peygamber Efendimiz... Kuds-ü Şerif'e giderken, aşağıda bir kervan gidiyormuş; kimin kervanı olduğunu görüyor Peygamber Efendimiz. Kervan gidiyor, kervandan develerin bir tanesi ayrılmış, onu arıyorlar. Rasûlüllah Efendimiz yukardan devenin nerde olduğunu kuş bakışı görüyor. Aşağıdakiler görmüyorlar; inişler çıkışlar, kumlar, vadiler, çöl veya dağlık arazi... "Şu tarafa gidin, şu tarafta!" diye onlara devenin yerini göstertti.

Allah işte çıkartıyor bu olayları karşısına. Yâni, kimse inkâr edemesin diye. "Delilin var mı başka?" deyince, dediki Efendimiz:

"--Tamam, var delilim: Filancanın kervanı geliyor Mekke'ye doğru, develeri kaybolmuştu. Ben yukarıdan devenin nerde olduğunu gördüğümden, onlara şurasıdır, şurasıdır diye devenin yerini gösterdim, buldular develerini."

"--Tamam, gelsin kervan sorarız." dediler.

Kaydettiler öyle. Kervan kaç gün sonra geldi Mekke-i Mükerreme'ye. Dediler ki:

"--Yolda deveniz kayboldu mu?"

"--Kayboldu."

"--Nasıl buldunuz?"

"--Vallah bir ses duyduk, şuradadır dediler; gittik, orada deveyi bulduk." dediler.

Bunları niçin anlatıyorum?.. Müşriklerin sorgu suali, bizim bu hadiseyi başka türlü yorumlamamıza meydan bırakmıyor. Acaba rüya mı gördü, acaba hayal mi?.. Rüyayı herkes görüyor, bunun bir olağanüstü tarafı yok. Rasûlüllah Efendimiz'i görenler var, cenneti görenler var, cehennemi görenler var, mahşeri görenler var... Rüyada herkes bir şeyler görüyor, kan ter içinde kalkıyor.

--Hayrola geçmiş olsun ne oldu, hasta mısın?

--Yoo, mahşer gününü gördüm, hesaba çekiliyormuşum, kan ter içinde kaldım.

Kalırsın ya... Rüyasından kan ter içinde kalırsan, hakikisinde kimbilir ne olacak? Allah hesabı kolay olanlardan, bigayri hisab cennete girenlerden eylesin...

Görüverdi ama, Peygamber SAS Efendimiz'in Mekke'den Kudüs'e gittiği ayetle sabit, Allah şahid kâfi...

(Ve kefâ billâhi şehîdâ) Allah söyledikten sonra biz başka şahid aramayız ama; kâfirler her şeyi inkâr ettiğinden, Allah başka deliller de koyuyor ortaya.

Eskiden inkârcılara dehriyyun derlerdi. Dehrî, yâni ateist, inkârcı demek bizim eski kitaplarda. Bizim acemi mollalardan birisiyle kapışmışlar, dehriyundan böyle her şeyi inkâr eden ayyaş sarhoş birisi... Var böyle filozof tipli inkâr eden insanlar; her devirde var, inkâr ediyorlar. O da diyormuş ki:

--(Kàlellahu teâlâ fî kitâbihil-kerîm) "Allah şöyle buyuruyor kitabında..."

Ötekisi de şöyle bir nefes almış demiş ki:

--Yâhu, men özünü inkâr edirem, sen bana sözünü dirsen.

Yâni, "Ben Allah'ın kendisini inkâr ediyorum, sen bana ikide birde sözünü söylüyorsun." demiş. Tabii bu gibi insanlara başka delillerle cevap vermek lâzım, inkâr ediyor çünkü. Onun için, Allah başka delillerle gösteriyor, iş aşikâre oluyor.

c. Cennetteki Köşkler

Hadis-i şerifler var... Tabii ben hadisi şeriflerin sahihlerini, Sahîh-i Buhârî, Sahîh-i Müslim kıymetli hadis kitapları; onları onun için getirdim. Fakat önce bu bizim tekkemizin hadis kitabından, okuyayım. Teberrüken okuyorum, yâni meclisimiz Rasûlüllah Efendimiz'in sözüyle şenlensin, mübarek olsun, meclisimize rahmet yağsın diye okuyorum. Yoksa dümdüz kendim başka şeylerle buldozer gibi kırıp, geçirip, döküp giderim ama; Efendimiz SAS, Enes RA'den, Deylemî'nin ve diğer kaynakların rivayet ettiğine göre diyor ki:

(Raeytü) gördüm. (leylete üsriye) benim İsrâ mucizesiyle Mekke'den Kuds-ü Şerif'e bir gecede gönderildiğim, o olağanüstü gecede gördüm. (kus?ran müsteviyeten alel-cenneti) Cennette şöyle bir seviyede yüksek yapılmış köşkler gördüm, sıra sıra dizilmiş köşkler gördüm. Yâni cennetin üstünde şöyle yüksek bir yerde sırayla yapılmış köşkler gördüm."

(Kultü yâ cibrîl) Yanında Cebrâil AS var; kılavuzu, mihmandarı Cebrâil AS. "Yâ Cebrâil kardeşim!" Kardeşim diye hitab ediyor Peygamber Efendimiz Cebrâil'e; biz de AS diyoruz. Melek, Allah'ın büyük meleği; ona selâm olsun...

"--Ey Cebrâil, (Limen hâzâ) kimin bu köşkler? Böyle yükseklere, manzaralı yere dizilmiş mutesâviyen, eşit birbirine, aynı tipte ama çok güzel köşkler kimin?"

Başka hadis-i şeriflerden biliyoruz bunu okuduk, mücevheratla süslü duvarları, mücevherattan yapılmış yâni. Kimin bunlar, bu köşkler diye merak etmiş Peygamber Efendimiz. Çok güzel, hani bazen bir yerden geçiyoruz; "Aman ne güzel bahçe, ne kadar orjinal bitkiler var... Ne güzel çiçekler yetiştirilmiş, ne kadar kocaman bir bina; acaba kaç dönüm arazisi var, acaba bunun fiyatı ne kadar, satılık mı?.." diyoruz. Bazan biz böyle büyük yerlerden geçerken gözümüz takılıyor, bakıyoruz. Yâni kimin bunlar?

(Fekàle lil-kâzımînel gayz) "Bunlar, bu köşkler gayzını kızgınlığını yutanlarındır. Kızmış, gayzı var, kızgınlığı var, tepeleyecek karşısındakini ama; Allah rızası için kendine hakim oluyor tutuyor kendisini, sakinleşiyor.

(vel-âfîne anin-nâs) "Ve insanları affedenlerindir." Yâni kendisine karşı hata, günah işlemiş, kusur işlemiş haksızlık yapmış müslüman; işte tavuğunu kışalamış, bilmem çocuğuna höt demiş, efendim tarlasına şöyle yapmış, bahçesine böyle yapmış... Onu affediyor.

İnsanlar birbirine düşman, haşin; hayret ediyorsun. Bakıyorsun aynı camide namaz kılıyorlar, aynı imamın arkasında namaza duruyorlar, aynı dergâha yöneliyorlar, aynı peygambere bağlılar, aynı Kur'an'ı okuyorlar, aynı Allah'ın kulları, aynı yolun yolcusu...

--E bu ne hal?..

--Hocam sorma, affedemiyorum bunu! Öyle bir şeyler yaptı ki, işte sildim onu defterden, sevmiyorum, saymıyorum.

Haa o köşkler, insanları afveden, gayzını yutan, yâni kızgınlığına hakim olup, kızgınlığının gereğini yapmayıp kendisini tutan ve kendisine karşı kabahat işlemiş, gerçekten kusurlu kimseleri afvedenler içindir.

(Vallàhu yuhibbül muhsinîn) "Allah muhsin kulları sever." Sabahleyin de söylemiştim, hani sabahın evvelinde dört rekat namaz kılanlar muhsinler zümresinden olurmuş. Makam-ı ihsâna ulaşmış, ihsân ile hareket eden, yaptığı şeyi güzel yapan kullar mânâsına... Onları sever. Sevdiği için, bunlar affedici kullar diye, bunlar kızgınlığını yutan kullar diye Allah onlara o köşkleri verecek.

Biliyorsunuz burada din görevlisi birisi vardı senelerce önce, ben tanımam, hiç de yüzünü görmedim. Ben gelmeden bizim arkadaşlar demişler ki:

--Hocamız gelecek, Broadmeadows Camisi'nde Hocamız konuşma yapsın!

--Yok olmaz.

--Niye olmaz?

--Olmaz...

Beyin elinde selahiyet var ya, saltanat var ya; olmaz. E, niye olmaz yahu? Olmaz. Beni tanımaz, ben onu tanımam ama, olmaz.

Tabii bizim arkadaşlar üzülmüşler, ben de üzüldüm. Ben iki kat üzüldüm, dedim ki: "Yâhu sanki yalvaran bir insanmış durumuna düşürdünüz beni! Sanki ben ona Allah rızası için ne olur bana müsade edin de bir konuşma yapayım mı diyorum? Yalvaran bir insan mıyım ben?.. Yeni Cami'nin önünde dilencilik mi yapıyoruz? Yalvaran bir insan değilim elhamdü lillâh... Muhtaç değiliz, mecbur değiliz, ona da üzüldüm. Neyse, tabii imtihan hepsi.

Arkadaşlar ne yapmışlar? Tam o camiye yakın bir yerde, spor salonunu tutmuşlar. Kocaman bir salon, cami kadar, camiden büyük; işte orda bir konuşma yaptık. Orda bir hadis-i şerif geçti o konuşmada, hatırlıyorum; Allah denk düşürdü o hadis-i şerifi:

İki kul mahkemei kübrâda, diz çökmüşler Allah'ın divanında, başları yerde... Hadi bakalım kaldır başını da göreyim seni? Allah'ın divanı burası, böyle etrafa bak bakalım?

Şimdi İSKİ'nin müdürü bilmem ne Göknel, televizyonda görüyorsun; sanık sandalyesinde oturuyor, bir oraya bakıyor gülüyor, bir bu tarafa bakıyor gülüyor; karşısına işaret ediyor, bilmem ne yapıyor... Hadi bakalım Allah'ın divanında başını kaldır da göreyim seni?

Hadis-i şerif, Ömer RA'den rivayet edilmişti. İki kişi diz çökmüş, tir tir titriyor, muhakeme oluyor. Başları da yerde, etrafı göremiyor. Birisi ötekisinden hak istiyor diyor ki:

"--Yâ Rabbi, bu bana dünyada haksızlık etmişti, zulmetmişti, benim bunun üzerinde hakkım var, hakkımı istiyorum!" diyor.

Hazret-i Ömer bunu söylerken ağlamış. Her hak sahibi hakkını isteyecek haksızdan, kolay değil, alacak çatır çatır, ağlamış.

"--Ee, ver buna hakkını!" diyor Allah-u Teâlâ Hazretleri.

Zaten vere vere kalmamış, iflâs durumuna düşmüş; hakkını buna verince, cennete girecek hiç sermayesi kalmıyor, cehenneme gidecek. Yâni zulüm görmüş olan şahıs bu hakkı alınca, terazisi ağır basıyor, kurtuluyor, cennete gitme durumuna geliyor. Yâni iş kritik noktada; birisinden hakkını alıp terazinin bu tarafına koyduğu zaman, bu kurtuluyor. Ama bu hak alınan insan batıyor, cehennemlik oluyor.

Şimdi hakkını isteyince, Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:

--Ey kulum, kaldır başını bak!

Başı böyle yere eğik muhakeme oluyor ya... Yâni işin dehşeti insanın gözünün önüne geliyor, bazı hadis-i şeriflerdeki kelimelerden... Başını bir kaldırıyor: Ooo, karşıda köşkler var... Nasıl köşkler?.. Mücevheratla duvarları örülmüş, inciler dizilmiş kenarlarına, şahâne köşkler var, tariflere sığmaz köşkler... Unutuyor mahkemeyi filan, o köşklerin güzelliğinden... Bu bizimki, hak isteyen diyorki:

--Yâ Rabbi, bu köşkler kimin böyle?

Allah-u Teâlâ Hazretleri birden cevap vermiyor:

--Bedelini verenin! Kim parasını verirse, onun bu köşkler.

Diyor ki:

--Yâ Rabbi, bunlar hangi peygamberin? Cennetteki hangi şehidin köşkü?..

--Hayır; peygamberin değil, şehidin değil, kim parasını verirse onun!

Diyor ki:

--Yâ Rabbi, kim bunun parasına güç yetirebilir?

Cennet köşkü bu, Melbourn'da deniz kenarında bir şey almıyorsun ki, bina almıyorsun ki, cennetin köşkü... Böyle mücevherle yapılmış, bilmem kaç bin odası olan, kaç bin burcu olan, her burcunda kaç bin tane şusu olan, busu olan cennet köşkü bu, oyuncak mı?.. Kim buna güç yetirebilir, kim alabilir bu köşkü?..

Diyor ki:

--Sen alabilirsin!

--Nasıl alabilirim ya Rabbi?..

--Bu köşkler kardeşlerini affedenler için hazırlanmıştır. Müslüman kardeşlerinin kusurlarını, kendisine karşı işlemiş olduğu suçu, zulmü, kusuru afvetmiş olanlar içindir bu köşk...

Diyor ki:

--Yâni ben bu kardeşimi affetsem ben de alacak mıyım?

--Alabilirsin...

--Affettim yâ Rabbi, diyor.

Köşkün güzelliğinden, kardeşinden hak istemekten vaz geçiyor; tamam, köşk onun... Cennetlik oluyor, köşkün sahibi olduğu için cennete hızlı hızlı koşmağa başlıyor. Allah-u Teâlâ Hazretleri buyuruyor ki:

--Dur, nereye gidiyorsun?

--Ya Rabbi, köşküme... Köşk benim ya hani, aldım ya, köşküme gidiyorum.

Diyor ki:

--Dön geriye, sen hakkını istemediğin için, kardeşin de cehenneme düşmekten kurtuldu. Tut elinden, onu da cennete götür!..

Elinden tutuyor, dost oluyorlar, beraber cennete giriyorlar.

Bu hadis-i şerifi anlattıktan sonra, Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"--Ey müslümanlar, Allah'tan korkun, aranızı islah eylesin, aranızdaki kırgınlıkları izâle eyleyin, düzeltin! Boş verin bu fâni dünyanın ufak tefek kırgınlıklarını, çekişmelerini... Çünkü bak, Allah bile iki kulunun arasını düzeltmek için neler yapıyor: Köşkü gösteriyor, onu sevdirtiyor, onun aşkına affettirtiyor; onu da kurtarıyor, cennete sokuyor."

Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim, gayzını yutmak, kızgınlığını yutmak, insanları affetmek, bu güzel köşklere sahip olmanın vasıtasıdır. Bu köşkleri Peygamber Efendimiz Mi'rac yolculuğunda görmüş.

(Linüriyehû min âyâtinâ) dediği, "Ayetlerimizden göstermek için onu bir İsrâ ve Mi'raca tabi tuttuk." diyor ya ayet-i kerimede; işte gördüğü şeylerden bir tanesini, meselâ bu hadis-i şerifte buluyoruz.

Şimdi bu hadisi şeriflerin hepsini toplasak, kocaman bir Mi'rac kitabı olur; neler gördü vs. hepsi teferruatı ile çıkar karşımıza... Tamam.

d. Mûsâ AS ve Kavmi

Sonra, ikinci hadis-i şerife geçiyorum. Bu da İbni Abbas RA'dan, Ahmed ibn-i Hanbel, Buhârî ve Müslim'de rivayet ediliyor. Buhârî kıymetli kitap, Müslim'in eseri kıymetli eser, ve Ahmed ibn-i Hanbel de Hanbelî mezhebinin imamı, büyük hadis alimi... Kaynaklar güzel.

Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor:

(Raeytü leyletu üsriye bî mûsâ) "Benim İsrâ mucizesiyle Mekke-i Mükerreme'den geceleyin Kudüs'e gönderildiğim, oradan da Mi'raca çıktığım gece, Mûsâ AS'ı gördüm." Nasıl görmüş?.. (racülen edeme tivâlen ca'den) "Esmer, saçları kıvırcık, uzun boylu." Mûsâ AS'ı esmerce, saçları kıvırcık, uzun boylu olarak görmüş. (keennehû min ricâli şenûeh) Etrafındakilere bilsinler diye tarif ediyor: "Sanki, Şenûe kabilesinin ahalisi tipinde..." o kendi etrafındaki Arap kabilelerinden birisini anlatıyor, onlar gibi; kıvırcık saçlı, uzunca boylu, esmerce bir insan.

Büyük peygamber, kalbimizde yeri var, bir şey demiyoruz ama, biraz da sinirli bir insanmış Mûsâ AS... Hârun AS kardeşi ya; Tur Dağı'ndan dönünce sakalına yapışmış Harun AS'ın... Yakalamış sakalını, çekiştiriyor böyle, dövecek Hârun AS'ı... Diyor ki Harun AS:

(Yebne umme) "Ey anam oğlu!" Kardeşim demek yâni. (lâ te'huz lihyetî ve lâ bire'sî) "Kafamı, sakalımı çekiştirip durma!.."

(İnnel-kavmestad'afûnî) Bu kavim, bu ahali dinlemedi beni, sözümü dinlemediler. (ve kâdû yaktülûnenî) Nerdeyse beni öldürmeğe kalktılar, isyan oldu, dinletemedim sözümü!" diyor.

Ne olmuş? Musa AS Tur Dağı'na gittiği zaman, içlerinden Sâmirî isimli şahıs halkın bileziklerini, yüzüklerini topladı; altından bir buzağı heykeli yaptı. Sonra da dedi ki:

(Hâzâ ilâhüküm ve ilâhü mûsâ!) "İşte tanrınız, Mûsâ'nın da tanrısı bu!.."

Biliyorsunuz Mısırlılar ahmak adamlar; eski Firavun zamanının insanları bir çok şeylere taparlardı da, taptıklarından bir tanesi de öküzdü, öküze de taparlardı. Altından buzağı heykeli yapıp tapınıyorlardı.

Başka tapındıkları şeyler nedir?.. Mısır Hava Yolları'yla hiç uçtunuz mu; Mısır Hava Yolları'nın ambleminde bir horoz başı vardır. Şöyle mavi, kırmızı renkleri olan, arkaya doğru bir horoz kafası vardır, (Tayyârânı Mısır) Mısır Hava Yolları'nın ambleminde... Nedir bu horoz başı? O ahmakların, Firavun zamanındaki kavmin tapındıkları Horus isimli putları var. Bizim horoz dediğimiz, Horus diye bir tanrıları var... Neymiş ahmakların putları? Başı horoz başı, vücudu insan vücudu, resimleri filân var... İnsan vücutlu, horoz başlı bir tanrı. Palavranın palavrası, ahmaklığın daniskası...

Şimdi tutmuşlar onu, Mısır Hava Yolları'nın amblemi yapmışlar; yuh olsun... Mısırlı bir tanesine dedim ki:

--Sizin bu Hava Yollarının amblemi ne?

--Eski putlardan birisinin kalın kafası.

--Başka hiç bir şey bulamadınız mı?..

Mısır'da müslüman kardeşlerimiz hakim olsa, mü'min kardeşlerimiz onu oraya koymazlar.

Mısır'da karışık ahali... Bizde de öyle; "Dışı mü'min içi kâfiran çoktur." dediği gibi ilâhide, kâfirler var, kıptîler var, dinsizler var... Bunların vazifesi İslâm'dan önceki devirleri sevdirip, İslâm'ı kötü göstermek. Türkiyede'de Hititliler, Asurlular, bilmem Lidyalılar, Frikyalılar; Doğu Anadolu'da bilmem Urartular, bilmem neler... Bizim Çanakkale'de Truva harabeleri, Yunan mitolojisi... Onları medhederler. İslâm'ın güzelliklerini söylemezler de, İslâm'dan önceki devrin saçmalarını söylerler; bu adamların işi budur.

Mısır'da Firavunları öğmek, Türkiye'de İslâm'dan önceki çağdaki kavimleri övmek; Orta Asya'da, Orta Asya'ya İslâm gelmeden önceki Şamanizmi övmek; Hindistan'da bilmem şöyle yapmak, böyle yapmak... Fitne, yâni güzeli saklamak, çirkini öğmek.

Şimdi, Mûsâ AS gittiği zaman Samirî altından buzağı yapmış, içini kovuk yapmış.

(Ve ahrece lehüm iclen ceseden lehû huvâr) Bir altından buzağı yaptı. Rüzgar estiği zaman camı açarsanız, olur böyle bazen, arabadan ses çıkar; veyahut testinin ağzı "Huuu..." diye öter böyle... "Altından bir buzağı heykeli döktü, böğürme sesi geliyor heykelden." Kovuk yaptı ağzı açık, bir yerinden hava giriyor, öbür tarafından çıkıyor. Usta adam, yapmış bunu...

Bu Avustralyalı yerlilerin hiç tahmin edermiydiniz boomerang'ı bulacaklarını? Hayvana boomerang atıyor, tak diye vuruyor boomerang, dönüyor atanın eline geliyor. Aferin be, aferin Aborjinlere, böyle bir alet yapmışlar. Bizim atalarımız yapamamış. Şöyle kas gibi bir şey, sopa, yassı. Atıyor, dönüyor, dönüyor; tak çarpıyor ava, ondan sonra hoop adamın eline geri geliyor, tutuyor. Allah Allah, aferin yahu, bak adamlar iptidâi, ilkel kavim ama, onu bulmuşlar.

Onlar da bu işin ustası, putçu adamlar. Ordan hava girip, burdan çıkarken, "Mööö..." diye ses çıkıyor. Tamam, heykel netice itibariyle... Her şeyden ses çıkıyor; geminin direklerinden de ses gelir, elektrik tellerinden de ses geliyor, havai hat tellerinden de ses geliyor... Ne var yâni? Ona tapınmağa kalktılar. Neden?.. Mısırlıların örfleri, adetleri bunları etkilemeğe devam ediyor, kurtulamıyorlar.

Musa AS'ı gördüler, mucizelerini gördüler, iman ettiler; Firavun'dan kurtuldular. Firavun gözlerinin önünde boğuldu, helâk oldu, kendileri kurtuldular. Allah bunların çölden geçerken bıldırcın etiyle, kudret helvası yağdırdı tepelerine:

(Fezallelnâ aleyhimül-gamâme ve enzelnâ aleyhimül-menne ves-selvâ) Yâni, "Ey Benî İsrail, size iyilikler yapmadık mı?" buyuruyor Allah-u Teâlâ Hazretleri. Sina çölünü güneşte gecebilir miydiniz? Biz sizin üstünüze bulutlarla gölgelendirdik. Gölgede geçersiniz, hadi bakalım bir de kızgın, elli derece sıcaklıkta geçin! Ölürsünüz hepiniz. Bulutlarla sizi gölgelendirdik.

Süpermarket yok, bilmem ne yok, bilmem ne yok.. Yâni dağın başı, çeşme yok, içecek yok... Ee, ne oldu? (Ve enzelnâ aleyhimül-menne ves-selvâ) Bıldırcınlar sapır sapır döküldü önlerine... Kudret helvası indirildi. Kudret helvasını topladılar yediler, bıldırcınları topladılar; yâni bıldırcın kebabıyla geçtiler Sina çöllerini... Bunlar büyük mucize.

Mûsâ AS kırk günlük bir süre için Tur Dağı'na gitti. E, kırk gün az bir zaman değil... Şeytan başladı bunların içinden oymağa, aldatmağa, şaşırtmağa... Sâmirî bunlara böyle böğürtü çıkartan bir altın buzağı yapınca; "İşte bu sizin tanrınız, Musa AS da buna tapıyor." diye kandırdı onları.

Onlar ona tapınmağa kalkınca, Harun AS: "Yapmayın böyle ey kavmim, bu küfürdür!" dedi ama, dinlemediler, öldürmeğe kalktılar Harun AS'ı... Galeyan halinde, şuursuz halkın toplu reaksiyonu... Bir şey diyemedi Hârun AS...

Ama, Musa AS aşağı inince:

"--Ben seni bu kavmin başına bırakmadım mı yâ Hârun, yâ kardeşim?" dedi.

Yakaladı sakalını çekiştiriyor, kafasını çekiştiriyor... O da diyor ki:

"--Ey anamın oğlu! Sakalımı bırak, saçımı başımı çekiştirip durma! O kadar söyledim, bu kavim benim sözümü dinlemedi, neredeyse öldürmeğe kalktılar."

Musa AS Allah için sinirlenen bir insan. Dün de okudum: Azrâil AS geldiği zaman ona da bir tane patlatmış, rivayetlerde var. Yâni celâlli bir insan. Tabii ulül-azm peygamberlerden büyük peygamber ama, Azrâil'e bile sert çıkmış. Uzunca boyluymuş, kıvırcık saçlıymış, Şenua kabilesi ahalisinin tipine benzeyen bir tipi varmış, siyah tenliymiş, esmerceymiş.

e. Mi'rac'da Görülenler

(Ve reeytü îsâ racülen merbûal-halk) "İsâ AS'ı gördüm, şöyle orta boylu, orta yapıda bir adam şeklinde; (ilel-humrati vel-beyaz) kırmızı beyaz tenli, (sebetır-re's) saçı düz..." İsâ AS'ı da saçı uzunca düz, kırmızı beyaz tenli, orta boylu bir kimse olarak görmüş.

(Ve reeytü mâliken hàzinin-nâri ved-deccâl) Cehennemin bekçisi Malik isimli meleği de gördüm, ve Deccal'i de gördüm." diyor.

Demek ki, ayet-i kerimede;

(Li-nüriyehû min âyâtinâ) "O peygambere ayetlerimizi gösterelim" dediği, demek ki neler neler görmüş. Gördüğü şeylerden iki tanesini hadis kitaplarından okuduk.

Bir de bu cildi alalım, burada da akşam şöyle sayfaları kıvırdım. Bir hadis-i şerif de burda olacak. Evet, bu da İbn-i Abbas'tan. Buharî'de var, Taberânî'de var ve diğer ravilerde var...

(Urice bî hattâ zahartu bimüsteven sümia fîhi sarîfel aklâm.) "Mi'rac'da yükseltildim, bir düz yere ulaştım ki, bir mertebeye ulaştım ki, orada kaderin kalemlerinin yazışının cızırtısını işittim."

Bir başka hadisi şerif:

(Urice bî iles-semâ') "Mi'rac'da göge yükseltildim. (femâ memerertü bi-semâin) Hangi semâdan geçersem, (illâ vecedtü fîhâ ismî) ismimi orda yazılmış gördüm. (mektûben muhammedün rasûlüllah, ve ebû bekrinis-sıddîk halefî) Ebûbekr-i Sıddîk da benden sonra halife olacak diye yazılı gördüm." diyor bu hadis-i şerifte.

f. Burak

İmam Müslim (Rh.A), sahih kitabında buyuruyor, Enes ibn-i Mâlik RA Peygamber Efendimiz'den bu hadis-i şerifi rivayet etmiş. Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz:

(Ütîtü bil-burâk) Bana Burak getirildi. (ve hüve dâbbetün ebyadu tavîlün) Bu böyle beyaz renkli uzun bir binektir. (fevkal-hımâri ve dûnel-bağli) Merkepten daha büyükçe, katırdan biraz daha küçükçe böyle bir uzunca binektir. (Yadau hàfirahû inde müntehâ tarfihî) Gözün gördüğü yere ayağının tırnağını basıyor, trak oraya gidiyor. Öbür tarafa basıyor, trak oraya gidiyor. Yâni göz görme mesafesine trak trak öyle gidiyor. Böyle bir şey.

(Kàle: Ferakibtühû) "Bu Burağa bindim, (hattâ eteytü beytel-makdîs) nihâyet Beyt-i Makdis'e, yâni Kuds-ü Şerife vardım." diye başlıyor bu hadis-i şerif.

Şimdi muhterem kardeşlerim, biliyorsunuz Peygamber SAS Efendimiz İsrâ mucizesinde Mekke-i Mükerreme'den Kuds-ü Şerif'e Burak ile gitti. Burak'ı kendisi böyle tarif ediyor. Tabii Burak niçin böyle diye isimlendirilmiş, hangi kelimeden geliyor Burak?.. Berk Arapçada şimşek demek; Burak ordan geliyor, kök olarak aynı kökten geliyor. Şimşek gibi gittiği için bu ismi almış, şimşek gibi gidiyor. Yâni gözün gördüğü yere adımını atıyor, fırt oraya varıyor fırt oraya varıyor, öyle gidiyor. Şimdi burakla Kudüs'e gitti, Kuds-ü Şerif'e kadar seyahati Burak'la oldu.

Mi'rac, insanı yükselten alet demek. Nedir insanı yükselten alet? Asansör. Asansöre binersin alt kattan, ondan sonra düğmeyi basarsın, "Vuuuuup..." yükselirsin; Mi'rac bu mânâya geliyor, yâni kelime mânâsı olarak böyle.

g. Cebrâil AS

Demek ki Burak'la Kuds-ü Şerif'e kadar geldi, Mi'racla göklere yükseldi. Sonra, nereye kadar geldiler? Cebrâil AS refakatinde işte bu hadislerde okuduğumuz müşahadeleri gördü. Her semada neler gördüğünü burda göreceğiz şimdi bu uzun hadisi şerifte. Nihayet Sidret'ül Müntehâ'ya kadar vardılar, Cebrâil AS'la. Sidret'ül Münteha'da, bakın ne buyuruyor burda bir hadisi şerifi atlamıştık, o aklıma geldi, onu buldum şimdi:

(Lemmâ kâne leyletu üsriye bî) "Benim İsrâ mucizesiyle o götürüldüğüm gecede; (merartü bil-meleil-a'lâ) Mele-i A'lâ'ya uğradım. (ve cibrilü kelhilsül-bâlî min haşyetillâhu azze ve celle) Cebrâil AS Allah'ın haşyetinden, havfından, Allah korkusundan eski bir kilim gibi titriyordu. Allah'ın heybetinden, hasyetinden, Allah'ın en yakın, en büyük meleği Cebrâil AS'ı Mele-i A'lâ'da böyle tir tir titrerken gördüm." diyor.

Aziz ve muhterem kardeşlerim, bunları hafızanızda canlandırın. Cebrâil AS'ın günahı var mı?.. Yok. Melekler günah işlemezler, Allah'ın ne emretmişse onu yaparlar. Günah işleme durumları yok meleklerin, şeytana uyma durumları yok...

(Yef'alûne mâ yü'merûn) "Ne emrolunduysa onu yaparlar." Cebrâil'in günahı var mı? Yok. Cebrâil nasıl bir melek? Allah'ın dört büyük meleği var: Cebrâil, İsrâfil, Mikâil, Azrâil... En meşhur dört meleğinden birisi, Cebrâil AS çok yüksek makamlı, çok yüksek rütbeli bir melek.

Bu Cebrâil Mele-i A'lâ'da, Sidre-i Müntehâ'nın yanında bir buruşuk kilim gibi Allah korkusundan tir tir titrerse; biz ne oluyoruz be kardeşlerim?.. Biz günahlara batmış, âsî, mücrim insanlar, biz ne oluyoruz?.. Neye güveniyoruz, nasıl gülüyoruz, nasıl yaşıyoruz, ne biçim müslümanız?.. Niye titremiyoruz, niye tam müslüman olmak için gayrete gelmiyoruz, niye silkinmiyoruz?.. Nedir bizim bu kasvetimiz, katılığımız, laf anlamazlığımız, söz dinlemezliğimiz, akıbet düşünmezliğimiz; nedir yâni?..

Sidre-i Müntehâ'ya kadar Cebrâil Aleyhisselâm'la geldi de, neler gördü neler... Cebrâil AS'la beraber yolculuğunda, sordu:

--Yâ Cebrâil bu nedir, yâ Cebrâil bu kim, bu köşkler ne?..

Bir çok şeyleri görerek gidiyor tabii, Cebrâil Aleyhisselâm da bilgi veriyor.

Sidre bir çeşit ağaçtır, sidre ağacı derler. Bizim sedir ağacı dediğimiz, çamın en kaliteli cinsinden büyük bir ağaçtır. Sidre-i Müntehâ, işin en sonu demek. Müntehâ sonu demek, nihayeti demek. Sidre-i Müntehâ ahirette öyle bir mânevî ağaç ki, melekler oraya kadar gidebiliyor, hudut orası... Oraya geldiler, Cebrâil AS durdu, Peygamber Efendimiz de durdu. Cebrâil AS dedi ki:

"--Yâ Muhammed Mustafa, bu kadar benden. Benim yaradılışım müsait değil, burası son, tehlike. Sidre-i Müntehâ'dan ötesi melekler için gidilecek bir yer değil!" dedi, daha öteye Cebrâil AS gidemedi.

Peygamber-i Zişanımız SAS mahzun oldu. Şimdi ben bu bilmediğim yerlerde, Cebrâil AS da gelmezse benim halim nice olur diye mahzun oldu.

h. Huzur-u Rabbül-Alemîn'e Varış

Ondan sonra, işi şiire döküyorum. Sizin kitap satış bölümünden mevlüd kitapları aldım, ordan okuyalım:

Söyleşirken Cebrâil ile kelâm,
Geldi Refref önüne verdi selâm.

Cebrâil AS:

"--Ben burdan öteye gidemem, gidersem yanarım yâ Muhammed-i Mustafâ! Burdan sonrasını sen gideceksin, bana gitmek yok!" dedi.

Böyle Cebrâil AS ile konuşurlarken, Refref önüne geldi Peygamber Efendimiz'in, Peygamber Efendimize selâm verdi.

Şimdi Refref nedir? O da bir çeşit vasıta ama; tabii görmeyen bilmez. Yâni köre kırmızı renkle yeşil rengin arasındaki farkı nasıl anlatacaksın?

--Aman kardeşim güllerin rengine bak kıp kırmızı, aman yeşil yaprakların arasında ne kadar güzel!

Yapışıyor eteğinden tutuyor:

--Kardeşim kırmızı ne demek, yeşil ne demek?

--E, kardeşim sen körsün, ben şimdi sana kırmızıyla yeşili nasıl anlatayım? Sen renkleri bilmiyorsun ki, mümkün değil sana anlatmam.

Peygamber Efendimi'ze Burak şöyle bir merkepten büyükçe bir şey halinde görünmüş; Refref de ayrı bir varlık, yeşil renkli bir varlık... Ona bindi.

Tabii Allah-u Teâlâ Hazretleri, insanların anlayamadığı şeyleri anlayacağı şekle sokuyor. Dün akşam söylemiştim, hani kabirde güzel yüzlü bir insan görüyor. Soruyor:

--Aman canım kardeşim seni çok sevdim, sen kimsin? Tam burda ben yalnızlıktan korkarken, titrerken seni gördüm sevindim, sen kimsin?

--Ben senin okumakta olduğun Tebâreke Sûresi'yim.

Tebâreke Suresi'ni Allah ona bir arkadaş olacak, insan oğlunun anlayacağı bir şekil verip öyle gönderiyor onun yanına; her şeye kàdir.

Yâni, biz mahlûk dediğimiz şeyler neyiz? Hücrelerden meydana gelmişiz. Hücreler nerden meydana gelmiş? Moleküllerden meydana gelmiş. Moleküller nerden meydana gelmiş? Atomlardan meydana gelmiş. Atomlar nerden meydana gelmiş? Elektronlardan, pozitronlardan, nötronlardan ve sâireden meydana gelmiş. Onlar nerden meydana gelmiş? (Quantum) enerji paketlerinden meydana gelmiş. Paket dediğimiz kocaman, kırmızı fiyonklu hediye paketi değil, küçücük... Yâni, onları bir araya getiriyor da, atom yapıyor Allah.

Atomları da görmek mümkün değil, çok küçük şeyler. Enerjiler yoğunlaşıyor, şekle giriyor, düzene giriyor, atom oluyor. Atomlar şekilleşiyor hizaya geliyor, molekül oluyor. Molekülden maddeyi meydana getiriyor. Maddeden canlı ve cansız varlıkları yaratıyor.

(Tebârekallàhu ahsenül-hàlikîn) [Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir.] Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ neleri, nasıl yaratıyor?.. Bir tohumdan koca ağaç çıkıyor, bir küçücük şeyden koca bir mahluk çıkıyor karşına... Fetebârekallàhu ahsenül hàlikîn... Öyle güzel yaratmış.

(Ve hüve bi-külli halkın alîm) "Her çeşit yaratmayı bilir, en iyi bilir." Yaratmanın tek şekli yok ki, kàdir-i mutlak, her şeye kàdir Allah-u Teâlâ Hazretleri...

Şimdi muhterem kardeşlerim:

Bir feza oldu o demde rû-nümâ,
Ne mekân var anda ne arz u semâ.

Öyle bir yazmış ki Süleyman Çelebi bu Mevlid'i, vallahi böyle insanı mum gibi eritir hayran eder, hasta eder bayıltır yâni. İçi gidiyor insanın... Öyle edepli yazmış, öyle güzel kelimeler kullanmış, öyle yerli yerinde anlatmışki; Mevlid-i Şerif'i ezberlemek lâzım, ama böyle çay içer gibi, güzel bir meşrubat içer gibi, yudum yudum... Böyle balla, kaymakla bir şey yer gibi, tadını çıkarta çıkarta...

Bir fezâ oldu o demde rû-nümâ,
Ne mekân var anda, ne arz u semâ...

Rû-nümâ ne demek? Bilmez bizim ahali, çünkü Farsça... Rû-nümâ olmak, görünmek, yüz göstermek demek. Rû, yüz demek; nümâ göstermek kökünden geliyor. Bir alan, feza, bir boşluk göründü o zaman Rasûlüllah'ın gözüne ama; ne mekân var orda, ne arz var, ne yeryüzü, ne de semâ var... Ne yer var, ne gök var, ne mekân var. Nasıl isimlendiriyor?

Kim ne hàlîdir ne mâlî ol mahâl,
Akl ü fikr etmez o hâli fehm ü hâl.

Bu mahaller, bu fezâya, Rasûlüllah'ın geldiği o fezâya ne diyeceğiz? Bir şey denmez. Ne hàlîdir, ne boştur; ne mâlîdir, ne doludur. Tarifine bak: Ne bomboştur, ne de doludur ol mahal. Akıl ve fikir bu meseleyi çözemez, anlayamaz, fehmedemez, halledemez bu işin esrarını... Öyle bir yer, öyle bir şey ki; ne mekân var, ne arz var, ne semâ var... Ne dolu, ne boş...

Ref' olup ol Şâh'a yetmişbin hicâb,
Nûr-u tevhid açtı vechinden nikàb.

Rasûlüllah SAS'e yetmişer binlik zulmetten nurdan hicapların hepsi kaldırıldı. Hicab ne demek? Perde... Perdeler kaldırıldı Rasûlüllah SAS'in önünden; yetmişbin nurdan hicaplar, yetmişbin zulmetten perdeler hepsi kaldırıldı. Görünsün diye, görünmesi gereken şey görünsün diye, tevhid nuru yüzünden peçeyi kaldırdı.

Tarife bak, tüyleri diken diken oluyor insanın! Tevhid, lâ ilâhe illallah... Yetmişbin hicap gitti, tevhidin nuru yüzünden peçeyi kaldırdı. Peçeyi taktımı, kadının yüzünü göremiyorsun. Onları hatırlatıyor, öyle anlatıyor ama, öyle usta anlatıyor ki Süleyman Çelebi; yâni elini bırakıp ayağını öpeceksin mübareğin... Öyle üstad... Söz işte böyle söylenir.

Her birinden geçer iken ileru,
Emr olurdu, yâ Muhammed gel beru!

Her bir perdeden ileriye doğru geçerken, her seferinde tekrar, "Daha yakına gel ey Muhammed, gel beriye, beriye gel!" diye emr olurdu taraf-ı İlâhîden.

Çün kamusun görüben geçti öte,
Vardı erişti ol ulu hazrete...

Bütün bu perdeleri bekleye bekleye edeble yürüyor. Ne yapayım diye duruyor, "Beri gel!" deniyor. Duruyor, "Beri gel!" deniyor; duruyor, "Beri gel!" deniyor. Edeple geçti ötelere, ötelere... Vardı erişti ol ulu hazrete.

Burdaki hazret, huzur demektir. Lisan bilmek çok önemli. Siz İngilizce biliyorsunuz, ben bilmiyorum. Böyle konuşanlara bakıyorum, ne dedi diyorum, anlamıyorum. Lisan bilmemek zor, lisan bilmek de çok güzel bir şey... "Ol ulu hazrete vardı." ne demek? O huzur-u İlâhîye, azametli ulu dergâha vardı demek.

Burda hazret'i büyük yazmış neşreden, bunu bilmiyor; hazret Allah sanıyor, ondan büyük yazmış. Hazret, huzur demek... O ulu huzura vardı, huzur-u İlâhiye vardı demek.

Şeş cihetten Ol münezzeh Zül-Celâl,
Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemâl.

İşte burda Ol'u büyük yaz bakalım, Zül-Celâlı büyük yaz; işte burda Allah kasdediliyor. "Altı cihetten münezzeh olan o Zül-Celâl Mevlâ."

Altı cihet nedir? Kabaca insanın altı ciheti var: Önü var, ardı var, sağı var, solu var, yukarısı var, aşağısı var... Şeş, altı demek. Şeşi beş görmek deniliyor ya... İşte ordan biliyorsunuz.

O altı cihetten münezzeh Zül-Celâl ne demek yâni? Mekân izafe edilemez Allah'a; Al

Yorum (yok) Yorum yaz!

İSLÂM FITRAT DİNİDİR


2/11/2008 · Kategori: MIRA_

İslâm Fıtrat Dinidir





 

İSLÂM FITRAT DİNİDİR

E?zü billâhi mineş-şeytànir-racîm.

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîne alâ külli hàlin ve fî külli hîn... Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîh... Hamden kemâ yenbağî licelâli vechihî ve liazîmi sultànih... Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem cemâat-i müslimîn!..

Şu mübarek Mi'rac kandili cümleniz hakkında hayırlı ve mübarek ve müteyemmen olsun... Allah-u Teàlâ Hazretleri şu güzel ve kıymetli gecenin hayrından, feyzinden istifade etmeyi, hisseyâb ve hissemend ve hissedâr olmayı cümlemize ve cümlenize nasib ve müyesser eylesin... Nice nice kandillere, mübarek günlere, gecelere bayramlara, sevinçli hallere erişmenizi Allah-u Teàlâ Hazretleri nasib ve müyesser eylesin...

Böyle mübarek gecelerde ibadet edip namazlar kılmak, hatimler indirmek, zikirler yapmak, Kur'an-ı Kerim okumak, dualar eylemek şahsen yapılacak şeyler... Herkes evine gittiği zaman. bunlardan istediği kadar yapabilir. Elhamdü lillâh kış geceleri müslümanın bayram geceleridir, bahar geceleridir. Çünkü kışın gündüzü kısadır, oruç kolay tutulur, sevap kazanılır; gecesi uzundur, gece namazına kolay kalkılır, ibadet kolay yapılır. Gecenin hayrından, feyzinden, bereketinden nefse ağır gelmeden, kolayca istifade edilebilir.

Herkes evinde ibadet eder de, bir de böyle günlerde Peygamber SAS Hazretleri'nin hadis-i şerifinde medhettiği, çok sevaplı olduğunu bildirdiği bir tesbih namazı vardır. O tesbih namazının da, ulemamız cemaaatle kılınabileceğini beyan etmişlerdir. Tek başına kılamayanlar da öğrenmiş olurlar. O bakımdan burdaki konuşmamızı yaptıktan sonra teklifim, temennîm, beraberce bir de tesbih namazı kılarız. Üçyüz tesbihli, dört rekâtlı, aşağı yukarı yarım saat kadar süren bir namazdır. Sevabını Peygamber Efendimiz medhetmiş, o namazı da kılmış oluruz. Ondan sonra herkes evine gider, çoluk çocuğuyla veya yalnız olarak yapacağı ibadeti kendisi yapar.

a. Ayet-i Kerimede Mi'rac

Aziz ve muhterem kardeşlerim!.. Bu gece Mi'rac kandili... Peygamber SAS Hazretleri'nin Mi'racını kutluyoruz. Süleyman Çelebi rahmetlinin,

Dediler ey kıble-i İslâm ü dîn,
Kutlu olsun sana Mi'râc-ı güzîn.

dediği gibi,

Ermedi evvel gelen bu devlete,
Kimse lâyık olmadı bu rif'ate.

dediği gibi, Peygamberimiz Muhammed-i Mustafâ SAS Efendimiz Hazretleri, bu gece Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin çok büyük iltifatlarına, kurbiyyetine, ünsiyyetine, dâvetine ve huzuruna kabule mazhar olmuştur.

Bunu ayet-i kerimede, --imam Nizameddin kardeşimiz yatsı namazının birinci rekâtında okudular-- İsrâ Sûresinin birinci ayetinde Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki, bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Sübhànellezî esrâ biabdihî leylen minel-mescidil-harâmi ilel-mescidil aksâ, ellezî bâreknâ havlehû linüriyehû min âyâtinâ, innehû hüves-semîul-basîr) Sadakallàhul-azîm.

Şimdi Arapçada bir şeye hayran olunduğu zaman, hayret edildiği zaman "Sübhànallàh!" denir. Bu güzel adet bize de geçmiş. "Sübhànallàh, ne kadar güzel! Allah Allah, öyle olmuş mu?.." deriz.

Ayet-i kerime de (Sübhànellezî) diye başlıyor. Yâni, "Ne kadar hayret edilecek, ne kadar hayran kalınacak, emsalsiz, güzel, yüksek ve müstesnâ bir hadise ki, onu Allah-u Teàlâ Hazretleri kuluna nasib etmiş. O alemlerin Rabbi, mülkün sahibi, hükmün mâliki, kâinatın mutasarrıfı, (esrâ biabdihî leylen) bir gecenin içinde o sevgili, müstesnâ kulu Muhammed-i Mustafâ'sını, (minel-mescidil-harâm) Mekke-i Mükerreme'de bulunan Kâbe'nin çevresini teşkil eden Mescid-i Haram'dan, (ilel-mescidil-aksâ) en uzaktaki mescid mânâsına gelen, Kudüs'te bulunan Mescid-i Aksâ'ya; o zamanda da, bu zamanda da olması mümkün olmayan bir şekilde, geceleyin götüren o alemlerin Rabbi Allah her şeye kàdirdir, şânı her türlü noksandan münezzehtir, her türlü takdire şâyestedir, şânı ne kadar yücedir.

Allah-u Teàlâ Hazretleri demek ki, o mübarek kulunu bir gecede Mekke'den Kudüs'e, kudüs'ten de yedi kat semâyı geçirip, yedi kat gökleri seyrân eyletip, Arş'ının üstünde cevlân ettirmiştir. Bilmediğimiz alemlere götürmüş, hiç bir beşerin görmesinin, dünya hayatında müttalî olmasının mümkün olmayacağı şeyleri göstermiştir.

(Ellezî bâreknâ havlehû) "O Mescid-i Aksâ da eskiden beri Allah'ın çevresini mübarek kıldığı, müstesnâ, kıymetli, kutsal yerlerden birisi... Müslümanın nazarında da öyle... Allah-u Teàlâ Hazretleri oraya bereket ihsân eylemiş, tâ eski zamanlardan itibaren peygamberlerin cevlângâhı, vazife yeri ve hizmet mahalli olmuştur. Dünyanın sonunun geldiği zamanda da kıyametin kopacağı, mahşerin olacağı mahaller oraları... Mânevî bakımdan Allah tarafından mübarek kılınmış olan o yerler...

(Linüriyehû min âyâtinâ) "Âyât-ı kevniyyesini ve bu mülk aleminden ayrı insanların görmediği, göremediği, Allah'ın melekleriyle, Kur'an-ı Kerim'iyle, vahyiyle Peygamberine bildirdiği alemleri ve mahlûkları ve esrarlı hadiseleri göstermek için, ibret teşkil edecek hârikulâde halleri göstermek için onu biz Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya götürdük." demiş oluyor ayet-i kerime...

Peygamber SAS Efendimiz'in bu bir gecede Mekke-i Mükerreme'den Kuds-ü Şerif'e, o mübarek yerlere, Mescid-i Aksâ'ya varması, işte bu İsrâ Sûresi'nin birinci ayet-i kerimesiyle, "Evet bu böyledir, bu hadise olmuştur, Allah'ın kudretinin şaşılacak bir eseri olan bu İsrâ mûcizesi vuk? bulmuştur." diye Kur'an-ı Kerim'in şahitlik ettiği, belgelendirdiği, damga vurduğu bir hadisedir.

İsrâ, geceleyin seyahat etmek demek... Araplar gündüzleyin de seyahat edebilirler ama, gündüzleyin sıcaktan mahvolur insan, tahammül edemez. Bir kaç adım atsa helâk olur; güneşin harâretinden, scaklığından başına güneş geçer, tâkati kalmaz, yığılır kalır.

Onun için, Arapların adet-i seniyyeleri gece seyahat etmekti. Gece seyahat etmek, Araplar bakımından yapılan bir şey amma bu kadar uzun bir mesafeyi, binlerce kilometrelik mesafeyi Allah, Rasûlüllah SAS'e böyle bir müstesna ikram olarak, peygamber mucizesi olarak nasib etmiş. O gecede Kâbe'nin yanından, Kuds-ü şerife götürmüş.

Ordan da yedi kat semâya geçirip, Arş-ı A'lâ'ya, Sidre-i Müntehâ'ya götürüp, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin huzuruna çıkması hadisesi var. O da uruc, yükselme kelimesinden alınma Mi'rac sözüyle ifade ediliyor.

Demek ki Peygamber Efendimiz Mekke'den Kuds-ü Şerif'e götürülmüş; Kudüs'te de nice nice ayetleri, esrarları müşahade ettikten sonra, daha başka esrarları müşahade etmesi, mânevî varlıkları görmesi için uruc ettirilmiş; yâni semâlara, yedi kat semaların ötelerine, mâverâ-yı semâvâta gönderilmiş.

Buhàrî ve Müslim'de ve daha başka hadis kitaplarında, sahabe-i kiramdan rivayet edilmiş çeşitli hadis-i şerifler var. Yâni sağlam, sahih hadislerin ifade ettiği hadise...

Kuds-ü Şerif'te neler olduğunun teferruatı, göklerde Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin o kıymetli Habîbinin neler gördüğüne dair bilgiler hadis-i şeriflerde mevcut...

Hadis-i şerif ne demek?.. Peygamber Efendimiz'in kendi ifadesi... Allah Kur'an-ı Kerim'de şahitlik ediyor ki: "Ben kulumu bir gecede Mekke'den Kudüs'e götürdüm." Rasûlüllah SAS Efendimiz de mübarek ağzıyla anlatıyor ki: "Ben de Kudüs'e gittim, Kudüs'ten ötelerde de şunları şunları şunları gördüm.

b. Hatîm'de Yol Hazırlığı

Şimdi Peygamber Efendimiz'in sahih hadis-i şeriflerinden, o mübarek fem-i saâdetinden, o mübarek ağzından sahabe-i kirâmına bu hadiseyi nasıl anlattığını, bir kısmını da özetlemek sûretiyle size bildirelim:

(Beynemâ ene fil-hatîmi mudtacian) Peygamber Efendimiz SAS buyuruyor ki: "Ben Kâbe-i Müşerrefe'nin yanında, Hatîm denilen yerde şöyle yaslanmış duruyordum."

Kâbe'nin resmini görenler resminden bilirler, ziyaretine nâil olanlar ziyaretinden bilirler ki, Hacerül-Esved'in yanından şöyle giderken, hemen Hacerül-Esved'in sol tarafındaki duvarında Kâbe-i Müşerrefe'nin altın kapısı vardır. O yüksektir, insan ayak parmakları üzerinde yükselirse kapının eşiğini ancak tutabilir. Yüksektir kapısı... Herkes haddini bilsin diye, yüksek yapılmış.

Kâbe'nin kapısının olduğu yerin biraz daha ötesinde de Makàm-ı İbrâhim vardır. Rükn ile Makam arası, yâni Hacerül-Esved'le Makàm-ı İbrâhim'in arası duaların en çok kabul olduğu yerdir. Yâni Kâbe'nin eşiğine geliyor insanoğlu, boynunu büküyor, Rabbül-alemîn'in dergâhına yüz tutuyor, gözünü kapatıyor, dua ediyor. Orası Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin duaları çok kabul ettiği bir yer...

Ordan biraz daha ilerlediğiniz zaman Kâbe'nin duvarı biter, Kâbe'nin âdetâ avlusu diyebileceğimiz yarım daire şeklinde bir alçak duvar vardır. İnsanın omuzundan aşağıda, 80 - 100 cm genişliğinde, yerden de 110 - 120 cm yüksekliğinde mermer bir duvardır. Kâbe ile bu duvar arasında bir boşluk vardır. Orda nöbetçiler dururlar ki, Kâbe'yi tavaf edenler yanılıp da ordan girmesinler. Çünkü ordan girerlerse tavaf tamam olmaz. Orası Kâbe'nin içi sayılır, dışından tavaf etsinler diye, nöbetçiler hacıları ikaz ederler.

Kâbe'nin bir kapısından girilen üstü kapalı kısmı var, bir de üstü açık olan o kısmı var. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki: "Hatîm'in olduğu yer de Kâbe'nin içi sayılır."

Abdullah ibn-i Zübeyr RA halife olduğu zaman, --Hazret-i Ali'den sonra bir ara halifelik yaptı, sonra şehid edildi-- orasını Peygamber Efendimiz'in istediği gibi duvarla çevirmiş, Kâbe'ye katmış. Kâbe o zaman uzunca bir bina olmuş. Haccac onu yenip, şepid ettiği zaman, Emevî hükümdarlarının emriyle onun yaptığı kısmı yeniden yıkmışlar; Kâbe şimdiki haliyle kalmış, o yapılan kısım açıkta kalmış.

Neden böyle yaptırmış Allah, neden yapılanı yıktırtmış?.. Hikmetleri var, her şeyin hikmeti var. Yaptıranın sevabı var, yıkılmasında da hikmet var.

Hazret-i Aişe anamız, Peygamber Efendimiz'in vefatından sonra Kâbe'yi ziyaret ediyormuş... Hazret-i Aişe anamız ne?.. Bizim validemiz.

(Ve ezvâcühû ümmehâtühüm) Peygamber Efendimiz'in hanımları bizim annelerimiz. O halde Arapça bizim neyimiz?.. Ana dilimiz. Hepiniz anadilinizi bilmeyen çocuklarsınız. Onun için anadilinizi biraz öğrenin! Onlar bizim annemiz, onları konuştuğu dil de bizim anadilimiz. Hem Türkçe veya Kürtçe, veya Çerkezce... hem de Arapça... Her müslümanın ana dili Arapçadır. Burdan da ana dilini öğrenmesi lâzım geldiğine dair bir mânâ çıkıyor.

Şimdi o mü'minlerin anası Aişe-i Sıddîka valide ya, tabii ona müsaade etmişler. Merdiveni getirmişler, kapıyı açmışlar, Kâbe'nin içine girmiş...

Kapısından içeri herkesi sokmazlar. Kaç kişiye nasib olur dünyada onun içine girmek... İçeri girmiş, onun yanında itibarlı bir iki kişi de girmiş. Halk izdiham ediyor, herkes de giremez diye kapıyı kapatmışlar. Kapı kapanınca, dışarıdan birisi açmış ağzını, elini kulağına dayamış, içeriye bağırmış:

"--Ey mü'minlerin annesi!.."

Hazret-i Aişe-i Sıddîka validemiz de onun neden bağırdığını biliyor:

"--Hatîm'e gidin, orası da Kâbe'nin içidir." demiş.

Anlıyormusunuz, Kâbe'ye ziyaret nasib olursa, orada da namaz kılın da, kâbe'nin içinde namaz kılmış olun yâni... Fukaranın da Kâbe ziyareti öyle oluyor işte... Herkese o altın kapı açılmaz, herkes içeriye giremez amma, o aralık her zaman açıktır. Öbür tarafında da aralık vardır, bu tarafında da aralık vardır. Ordan girersiniz, Kâbe'nin içinde namaz kılmak size de nasib olur; bunu bilesiniz.

İşte Efendimiz o duvarlı kısımda oturuyormuş. Nasıl oturuyormuş?.. Yaslanmış, öyle oturuyormuş. "Hatîm denilen yerde ben yaslanmış oturmakta iken, (izâ etânî âtin) birden bire bana bir şey geldi..." Bunun melek olduğu anlaşılıyor. (feşakka mâ beyne hâzihî ilâ hâzihî) "Şuramla şuram arasını yardı." Göğsünü yarmış. (festahraca kalbî) "Kalbimi çıkardı. (sümme ütîtü bitastin min zehebin memlûetin îmânen) Sonra içi îman dolu bir leğen getirildi. (fegusile kalbî bimâi zemzem) Zemzem suyu ile benim kalbim o iman dolu tasın içinde yıkandı."

Artık esrârı içinizden kendiniz tefekkür edin, gözünüzün önüne getirmeğe çalışın. Efendimiz'in kalbi zâten altın gibi, pırıl pırıl, nurlu kalb; ama vazifeli melek kalbini çıkartmış, iman dolu leğenin içinde zemzem suyu ile yıkamış.

(Sümme huşiye sümme üîde) "Sonra kalbimin içi dolduruldu ve yerine konuldu." diyor. mâneviyyat, nur ve iman doldurulmuş ve eski haline getirilmiş.

c. Burak

(Sümme ütîtü bidâbbetin dûnel-bağli ve fevkal-hımâr) "Sonra önüme bir binek getirildi, bir mahlûk getirildi ki, katırdan biraz küçükçe, ama merkepten biraz daha büyükçe, (ebyad) beyaz renkli bir binek... (yukàlü lehül-bürâku) Ona Burak deniliyordu. Burak denilen o mahlûk getirildi." Burak, berk kelimesiyle ilgili. Berk de şimşek demek...

(Yedau hatvehû inde aksâ tarfihî) "Bu mahlûk ayağını, gözünün baktığı yerin en ötesine koyuyordu, yâni ufka koyuyordu." Yâni her adımı ufkun ta ötesine kadar, öyle bir mahlûk...

Şimdi aziz ve muhterem kardeşlerim, bir hadisi anlatacağım size, biraz meseleleri anlayın diye... Peygamber Efendimiz buyuruyor ki: İnsan kabre konulduğu zaman korkar, kabirde sıkışır. Ama mü'mine kabri genişler. Ondan sonra güleç yüzlü, güzel yüzlü bir kimse görecekmiş kabrinde... Diyecekmiş ki o kimseye:

"--Sen kimsin yâ mübârek?.. Bak ben bu kabre konulduğum zaman korkuyordum, yalnızlıktan ürküyordum, tüylerim ürperiyordu. Sen şimdi geldin, ben de seviniyorum, senin güleç yüzünden, nurlu yüzünden memnunum. Sen kimsin yâ mübarek?" diyecekmiş.

O da diyecekmiş ki:

"--Ey müslüman, ben senin dünyada okuduğun Tebâreke sûresi var ya, işte ben o sûreyim. Allah bana bu şekli verdi, sana gönderdi."

Dikkat ediyormusunuz, Allah CC nasıl insanların hoşuna gidecek ve insanlarının duygularının anlayacağı şekle getiriyor sevapları...

Sevap deyince, "Sevap nedir hocam; elle tutulur mu, gözle görülür mü, teraziye konulur mu, tartılır mı, ölçülür mü?" deseniz; "Sevap denilen şey, öyle tartılır, ölçülür bir şey değildir, mânevî bir şeydir." deriz. Amma Peygamber Efendimiz bildiriyor ki, Allah Tebâreke sûresinin sevabını insan sûretine getirip, onu okuyan kimseye kabirde yoldaş ediyor. Kàdir mi Allah her şeye?.. Âmennâ ve saddaknâ, kàdir... Kàdir olunca da bizim anlayacağımız şekle ve hoşlanacağımız hale getiriyor.

Sen neden anlarsın?.. Senin gibi yüzlü, elli, ayaklı bir kimse olsa, yüzü pırıl pırıl nurlu olsa, ondan anlarsın. Bak şimdi etrafında melekler var, anlıyor musun?.. Anlamıyorsun. Bu caminin içine rahmet inse, sekîne inse anlar mısın?.. Anlayamazsın. Allah anlatacak şekle getirmeğe kàdirdir. Nasıl teldeki elektrik akımını anlamazsın da, lambadan geçtiği zaman ışık olarak anlarsan; radyodan geçtiği zaman ses olarak anlarsan, Allah da sevabı senin istediğin şekle getirebiliyor.

Peygamber Efendimiz de burada diyor ki: "Katırdan küçükçe, merkepten büyükçe bir binek halindeydi, beyaz rekliydi, Burak deniliyordu. Adımını gözün gördüğü en uzak noktaya atıyordu, fırt oraya varıyordu." diyor. Yâni Allah, o devrin bineği olan bir binek şeklinde, Rasûlüllah'ın ünsiyet edeceği, seveceği bir şekilde onu getirmiş.

Şimdi biz füze gibi desek, onu daha iyi anlarız. Çünkü bizden şimdi, ata binmiş olan kaç kişi var? Herkes otomobile biniyor, tayyareye biniyor.

İşte Cebrâil AS kılavuzu olmuş, Peygamber SAS Efendimiz Burak'a binmiş ve Kâbe-i Müşerrefe'den yolculuk başlamış.

d. En Yakın Semâ

(Fehumiltü aleyh) "Ona bindirildim. (Fentaleka bî cibrîlü) Cebrâil beni götürdü. (hattâ etes-semâed-dünyâ) Nihayet en yakın semâya geldik..."

(Es-semâed-dünyâ) En yakın semâ demektir, dünya semâsı demek değildir. En yakın semâ da;

(Velekad zeyyennes-semâed-dünyâ bimesabîha) "Biz en yakın semâyı yıldızlarla donattık." diyor ayet-i kerime...

Yedi kat semâ var amma, birinci semâsı yıldızlarla donanmış, ondan sonraki semâlarda ne arz var, ne ay var, ne güneş var, ne yıldız var... Ondan sonraki semâların halini Allah bilir. Yalnız, "Biz en yakın semâyı yıldızlarla donattık." deniliyor. Allah'ın kudretini, semânın azametini, vüs'atini ve derinliğini ordan anlayın artık.

Birinci semâda işte bu kehkeşanlar, samanyolları, galaksiler, yıldızlar, ışıklarını gördüğümüz şeyler var. Bu ışıklarını görmediğimiz yerlerin arkasında da, ışığı gelmeyen şeyler var. Onun için Peygamber SAS Efendimiz Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin huzuruna varırken;

Ref olup ol şaha yetmişbin hicâb,
Nûr-u tevhid açtı vechinden nikàb.

Yetmişbin nurdan, yetmişbin zulmetten perdeler kalktı, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin huzuruna öyle vardı. Ne demek?.. Karanlık da bir perde, nur da bir perde... Bize şimdi göğün mavi yeri niye karanlık görülüyor?.. Ordan ışık gelmediğinden karanlık görülüyor. Ordan ışık gelse, orası da nur görünecek.

Demek ki semâda yıldızlar da var, nur da var, karanlıktan da perdeler var. Ama o şahlar şahı, o peygamberler serveri Habîb-i Hüdâya yetmişbin perde kaldırıldı.

"Nûr-u Tevhid açtı vechinden nikàb." Sözlerin azametine bak!.. Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin vech-i pâkinden perdesini, kulu cemâlini seyretsin diye kaldırdığını anlatıyor. Kelimelerin güzelliğine bakın, seçilişindeki azamete bakın!..

"Birinci semâya geldim." diyor Peygamber Efendimiz. E böyle gözün gördüğü yere bir lâhzada götüren bir binekle birinci semâya geldi Peygamber Efendimiz. (Festehteha) "Cebrâil AS, 'Açın bu birinci semânın kapılarını!' dedi. Cebrâil AS birinci semânın kapılarının açılmasını istedi."

Muhterem kardeşlerim, bu semâların birinden ötekisine geçiş, meleklere bile kolay değil, meleklere bile müsaadeyle... Bakın, "Açılmasını istedi." diyor.

(Fekîle: Men hâzâ?)

"--Kim o?" dendi.

(Kàle: Cibrîl)

"--Cebrâilim." dedi.

Cebrâil AS konuşuyor, Efendimiz Burağın üstünde...

(Kîle: Ve men meak?)

"--Peki, yanındaki kim yâ Cebrâil?"

(Kàle: Muhammedün) Cebrâil dedi ki:

"--Bu Muhammed, Allah'ın seçkin kulu Muhammed-i Mustafâ'sı bu!.."

(Kîle: Kad ürsile ileyhi)

"--Ona davet gönderildi mi, bu tarafa geçmesine izin verildi mi?.."

Melek şaşırıyor: Allah Allah!.. Beşer hayatta iken semâdan bu tarafa geçer mi, ona davet mi vâkî oldu Cenâb-ı Hak tarafından?..

(Kàle: Neam) Cebrâil AS:

"--Evet ey vazifeli melek, Allah'ın daveti oldu." dedi.

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe) Melek o zaman:

"--Ona merhabalar olsun, ne hoş geldi!.." dedi.

Birinci semânın vazifeli meleği Peygamber Efendimiz'i selâmlıyor ve "Hoş geldin, sefâ geldin!" diyor.

(Fefütiha) "Birinci semânın kapısı açıldı."

Böyle Cebrâilin konuşmasıyla, meleğin sorgusuyla, sualiyle açılan bir kapıyı bir başkası nasıl geçebilir? Kılavuzu Cebrâil olmayan bir başkası ordan ötelere nasıl gidebilir?.. Ordan ötelere, Allah müsaade etmeyince dualar ve sevaplar bile gitmiyor. Yeryüzünde insanların yaptığı dualar ve sevaplı işler bile orada takılıyor, bazan ordan geri gönderiliyor.

--Kimin bu namaz, kimin bu hatim, kimin bu tesbih, kimin bu zekât, kimin bu sadaka?.. Kiminmiş bu hac?..

--İşte falanca şahsın...

--Git bu ibadeti o herifin yüzüne vur, kafasına patlat! Çünkü o riyakâr, Allah onun ibadetini kabul etmez. Ben, riyâkârların ibadetlerini buradan öbür tarafa geçirmemek emrini almışım, burdan öte yana geçirmem, döndür geri!" der.

Melekler götürürken, ibadetler bile geçmez oralardan.

Cebrâil AS ile Peygamber Efendimiz, böylece birinci semânın kapısından geçtiler.

(Felemmâ halastü feizâ fîhâ âdem) Birinci semânın kapısından geçince bir de ne göreyim, orda Adem AS yok mu?..

(Fekàle:) Cebrâil dedi ki:

"--(Hâzâ ebûke âdemü) Yâ Rasûlallah, bu senin baban, deden, beşerin babası olan Âdem! (Fesellim aleyhi) Ona selâm ver!"

(Fesellemtü aleyhi fereddes-selâm) "Ben Âdem AS'a selâm verdim, o da benim selâmımı aldı. (Sümme kàle:) Sonra dedi ki Peygamber Efendimiz'e:

"--(Merhaben bil-ibnis-sàlih, ven-nebiyyis-sàlih) Bu iyi oğula, bu sàlih Peygambere merhabalar olsun!.." diye "Merhaba!" dedi Peygamber Efendimiz'e, Âdem AS atamız..

e. İkinci Semâ ve Diğer Semâlar

(Sümme saide hattâ etes-semâes-sâniyeh) "Sonra Cebrâil beni tekrar yükseltti, ikinci semâya kadar götürdü. (Festefteh) Açılmasını istedi."

(Fekîle: Men hâzâ?)

"--Kim o?" denildi.

(Kàle: Cibrîl)

"--Cebrâil" dedi.

(Kîle: Ve men meak?)

"--Yanındaki kim?" denildi.

(Kàle: Muhammedün)

"--Muhammed" dedi.

(Kîle: Ve kad ürsile ileyhi?)

"--Ona davet gönderildi mi, gelmesine müsaade olundu mu?" denildi.

(Kàle: Neam)

"--Evet, gönderildi." dedi.

(Kîle: Merhaben bihî feni'mel-mecîü câe) Onun üzerine:

"--Ona merhabalar olsun, hoş gelmiş, safâ gelmiş." denildi.

(Fefütiha) İkinci semânın kapısı da açıldı.

(Felemmâ halastü izâ yahyâ ve îsâ) "Oradan geçince bir de baktım ki, Yahya AS ile İsâ Aleyhisselâm..." İkisi ikinci semâda. (Ve hümebnel-hàlete) " O ikisi teyze çocukları; birisi Meryem validemizin kızkardeşinin çocuğu, Hazret-i İsâ da Meryem validemizin çocuğu...

(Kàle: Hâzâ yahyâ ve îsâ fesellim aleyhimâ) Cebrâil dedi ki:

"--Bu ikisi Yahyâ ve İsâ AS'dır, bu ikisine selâm ver yâ Rasûlallah!" dedi.

(Fesellemtü fereddâ) Ben onlara selâm verdim onlar da selâmımı aldılar. (Sümme kàlâ:) Sonra dediler ki: (Merhaben bil-ahis-sàlih ven-nebiyyis-sàlih!)

"--Merhabalar olsun bu salih kardeşe, merhabalar olsun bu salih peygambere!.." dediler.

Çünkü, bütün peygamberler birbirlerinin kardeşleridir.

Peygamber Efendimiz birinci semâda Adem atamızla karşılaştı, ikinci semâda Yahyâ ve İsâ AS'la karşılaştı. Üçüncü semâda aynı şekilde Yusuf AS'la karşılaştı. Ondan sonra dördüncü semâda İdris AS'la karşılaştı, beşinci semâda Hârun AS'la karşılaştı. Altıncı semâda da mûsâ AS'la karşılaştı. Hep konuşmalar aynı... Semânın kapılarında meleklerin sorması, merhaba demesi, peygamberlerin konuşmaları hep aynı... Mûsâ AS da merhaba dedi, selâm verdi, selâm aldı.

(Felemmâ tecâveztü bekâ) Onu da geçerken, Mûsâ AS ağladı. (Kîle lehû: Mâ yübkîke?) Ona soruldu:

"--Seni ağlatan ne, neden ağlıyorsun yâ Mûsâ?.."

(Kàle: Ebkî lienne gulâmen buise ba'dî yedhulül-cennete min ümmetihî ekseru mimmen yedhulühâ min ümmetî.) Bak ne demiş, benim hoşuma gidiyor, ibretli şeyler:

"--Şundan ağlıyorum ki, benden sonra peygamber gönderilmiş olan bir kimsenin ümmetinden, benim ümmetimden daha fazla insan cennete girecek; ondan ağlıyorum." diyor.

Demek ki, kendisi peygamber olduğu için ümmetine acımış, "Ah beni dinlemediler, ah benim emrimce hareket etmediler... Bak bu benden sonra geldi, bunun ümmetinden daha çok kimse cennete girecek." diye ağlamış. Tabii hikmetli şeyler...

Peygamber Efendimiz buyurdu ki: "Cennetin ekseriyeti ümmet-i Muhammedden olacak!" Yarısından çoğu, üçte ikisinden çoğu Peygamber Efendimizin ümmetinden olacak. Allah bizi de böyle bigayri-hisab cennete girenlerden eylesin...

(Felemmâ halastü) Altıncı semâda Mûsâ AS'la böyle ağlaşmalı, giraklı ayrılması olduktan sonra, yedinci semâda İbrâhim AS'la karşılaştı.

(Kàle: Hâzâ ebûke ibrâhîmü fesellim aleyhi) Cebrâil AS:

"--Bu senin deden, baban... Bu senin ecdadından ceddin İbrâhim AS, ona selâm ver!" dedi, tanıttı Peygamber Efendimize...

(Fesellemtü aleyhi fereddes-selâm) Ben de İbrâhim AS'a selâm verdim, o da selâmıma karşılık verdi.

(Fekàle: Merhaben bil-ibnis-sàlih ven-nebiyyis-sàlih!) Sonra İbrâhim AS da:

"--Ey salih oğul, merhaba sana! Ey salih peygamber merhaba sana!" dedi.

(Sümme rufiat lî sidretül-müntehâ) Sonra bana perdeler kaldırıldı, Sidre-i Müntehâ gösterildi.

(Feizâ nebikuhâ mislü kılâlil hecera ve izâ verakuhâ mislü âzânil-fîleh) "Meyvaları hecr kabakları gibi büyük ve yaprakları da filin kulakları kadar iri olduğunu gördüm." diyor.

"--Burası Sidre-i Müntehâdir." dedi Cebrâil AS.

Orada dört nehir olduğunu, sonra Beytül-Ma'mur'u gördüğünü söylüyor Peygamber Efendimiz.

(Kàle: Hâzel-beytül-ma'mûr) Onu görünce Cebrâil AS:

"--Bu Beytül-Ma'murdur yâ Rasûlallah!" diyor.

(Feizâ hüve yedhulühû külle yevmin seb'?ne elfe melekin) "Bu Beytül-Ma'mur'a her gün yetmiş bin melek girer, (izâ haracû minhu lem ye?dû ileyhi) dışarı çıktıkları zaman, bir daha bu meleklere tekrar Beytül-Ma'mûr'a girmek nasib olmaz."

Allah'ın meleklerinin çokluğuna bakın! O Beytül-Ma'mur yaratıldığından bugüne kadar her gün yetmişbin melek giriyor, bir daha girmek nasib olmuyor. O Beytül-Ma'mur'un yeryüzüne mukabil yerinde de Kâbe-i Müşerrefe vardır. Melekler Beytül-Ma'mur'u tavaf ederler, mü'minler de Kâbe-i Müşerrefe'yi nasib olursa giderler, tavaf ederler.

f. Peygamberimiz'in Fıtratı Tercih Etmesi

(Sümme ütîtü biinâin) Sonra diyor ki Peygamber Efendimiz: "Bana üç tane kap getirildi; (inâin min hamr) içinde cennet şarabı olan bir kap, (ve inâin min leben) cennet sütü olan bir kap, (ve inâin min asel) cennet balı olan bir kap..." Yâni, "Cennet şarabı mı, cennet balı mı, cennet sütü mü..."

(Fekàle: Hiyel-fıtratüllletî ente aleyhâ ve ümmetüke) O zaman demişki Cebrâil AS

"--Bu senin ve ümmetinin üzerinde bulunduğu fıtrat-ı asliyeyi sembolize ediyor."

Demek ki biz, bizim ümmetimiz ve Peygamber Efendimiz fıtrat-ı asliye üzere yaratılmışız. Hilkatın kanunlarına, tabiatına uygun, tabii bir ummetiz. Rasûlüllah da öyle... Olağan dışı, garib veya acaib değil, tam insanoğlunun hilkatine, fıtratına uygun bir halimiz var.

Meselâ Peygamber Efendimiz, beşerin serveri olduğu halde, meleklerden üstün olduğu halde, beşer gibi yaşamış, beşer gibi hastalanmış, iyi olmuş, yorulmuş, dinlenmiş, terlemiş, üşümüş... Ticaret yapmış, kazanmış, borca girmiş... Evlenmiş, çoluk çocuğu olmuş, çocukları vefat etmiş, acılarını görmüş... Ümmeti kendisini kabul etmiş, kabul etmeyenler olmuş, kabul etmeyenlerin ezâsına tahammül etmiş. Kimisi taş atmış ayağını yaralamış, kimisi dişlerini kırmış; kimisi "Anam babam sana fedâ olsun ey Allah'ı Rasûlü!" demiş... İşte böyle, hayatın tabii hali ve haleti üzere bir yaşantı...

Şimdi acaba bir insan, olağanüstü hareket ederse mi Allah'ın sevgili kulu olur. Bazıları dediler ki:

"--Ben bundan sonra hiç gündüzleri yemek yemeyeceğim, her gün oruçlu olacağım!"

Bir başkası dedi ki:

"--Ben bundan sonra kadınların yanına yanaşmayacağım, evlenmeyeceğim, hep onlardan uzak yaşayacağım!"

Birisi de dedi ki:

"--Ben bundan sonra bütün geceleri sabahlara kadar hiç uyumayacağım, ibadet edeceğim, sevaplarıkazanacağım!" dedi.

Peygamber Efendimiz'e bu haber gelince buyurdu ki:

"--Ben sizin Allah'tan en çok korkanınızım ama, sizin bu düşündüğünüz gibi hareket etmiyorum, tabii hareket ediyorum. Bazı günler oruç tutuyorum, bazı günler tutmuyorum. Gecenin bir kısmında yatıyorum, bazı bölümünde kalkıp ibadet ediyorum. Evlenmişim, çoluk çocuğum var, ailem var, evim var. benim yolumdan gidenlerin benim sünnetime uymaları lâzım! Benim sünnetime, yoluma uymayan benden değildir." buyurdu.

Bunun kıymetini herkes anlayamaz. O zamanın insanları Peygamberimizin haline bakıp dediler ki:

(Mâ hâzâ illâ beşerün mislüküm ye'külü mimmâ te'külûne minhü ve yeşrabü mimmâ teşrabûn) "Bu sadece sizin gibi bir insandır; sizin yediklerinizden yiyor, sizin içtiklerinizden içiyor."

(Mâ lihâzer-rasûle ye'külüt-tàme ve yemşî fil-esvâk) "Bu ne biçim peygamber; bizler gibi yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor." dediler.

"Bunun yanında melekler gezmeli değil miydi?.. Olağanüstü cennetleri, bahçeleri olmalı değil miydi?. Onlardan kopartıp yemeli değil miydi?.." dediler.

Peygamber Efendimiz'in beşer peygamber olduğunu, fıtrat peygamberi olduğunu anlayamadılar. Bilmem siz anlayabiliyor musunuz?.. Yâni tabiîlik içinde, Allah'ın yarattığı huylar ve haller içinde Allah'a güzel ibadet etmek...

Mâdem ki Allah insanı erkekli dişili yaratmış, evlenmek normal. Nikâh normal de zina haram... Yemek yemek normal. Yemek yemek normal de, haramdan yemek yasak, aşırı yemek yasak... Uykulu yaratılmış; uyuması normal de, uykusundan fedâkârlık yapıp da, Allah'ın rızası için kalkıp abdest alıp da, namaz kılmak sevap... Yâni kendi tabiatının yükünü hissederek, yorgunluğunu hissederek ona rağmen Allah'ın yolunda gitmeğe çalışmak, nefsini yenerek Allah'ın sevabını kazanmağa çalışmak güzel... İşte bu güzelliği anlayabilmek lâzım!..

Dünya üzerinde fıtrata en uygun olan din İslâm dinidir. Öteki dinlerin hepsi ifratta, tefritte, yanlış yolda...

g. Peygamber Efendimiz'e İkramlar

Sonra Peygamber Efendimiz, Allah-u Teàlâ Hazretleri'ni hiç bir beşere nasîb olmayacak bir şekilde, âşikâre gördü. Rabbinin huzuruna kabul olundu.

Şeş cihetten ol münezzeh Zül-Celâl,
Bî-kem ü keyf ona gösterdi cemâl.

Bu anlatış harika bir anlatış! "O altı cihetten münezzeh olan Allah, mekândan münezzeh olan, zamandan münezzeh olan alemlerin Rabbi; yukarıda, aşağıda, önde, arkada, sağda, solda denilmesi, mekân izâfe edilmesi câiz olmayan alemlerin Rabbi, keyfiyetsiz, kemiyetsiz nasıl gösterdiyse, kuluna kendi cemâlini gösterdi."

Bî-huruf u lafz u savt ol pâdişah,
Mustafâ'ya söyledi bî-iştibah.

Harfler olmadan, ses olmadan, kelime olmadan, o alemlerin Rabbi o Rasûlüllah Peygamber Efendimiz'le şeksiz şüphesiz konuştu ama, senim benimle konuştuğun, benim sizinle konuştuğum tarzda değil... Anlaşılmaz bir şekilde, tatmayanın bilmeyeceği bir şekilde görüştü, konuştu.

Adem AS'ın sıfatı Safiyyullah'tır, Peygamber Efendimiz'in de sıfatı Safiyyullah'tır. Çünkü safî demek, süzme demek; süzülmüş, ıstıfâ edilmiş demek... Adem AS'ı Allah-u Teàlâ Hazretleri evvelki mahlûkattan ıstıfâ edip çamurdan yarattı, Adem Safiyyullah oldu. Peygamber Efendimiz'i de peygamberlerin içinden süzüp, seçip, safî kılıp, peygamberlerin serveri eyledi.

Nuh AS'ı tufandan korudu, Peygamber Efendimiz'i de her çeşit sıkıntılardan korudu; Peygamber Efendimiz de Neciyyullah'tır.

Mûsâ AS ile Tur Dağı'nda vahyetti, konuşma oldu, Mûsâ Kelîmullah'tır. Peygamber Efendimiz'e de Kelîmullah şerefi nasib oldu, hem de yüz yüze, mekândan münezzeh alemlerin Rabbi sessiz, kelimesiz, harfsiz konuştu. Konuşmanın en güzeliyle, yüz yüze, müşâhede halinde konuştu, Kelîmullah'tır Peygamber Efendimiz.

Allah-u Teàlâ Hazretleri, İbrâhim AS'ı Halîlullah seçti, kendisinin samîmî dostu kıldı. Peygamber Efendimiz de Halîlullah'tır. Bir de Habîbullah kıldı, sevgili peygamber kıldı.

Bütün peygamberlere tek tek, ayrı ayrı bahşettiği ikrâmâtının hepsini, toptan Peygamber SAS Efendimiz'e ihsân eyledi.

h. Beş Vakit Namazın Farz Oluşu

Böyle görüşmelerden sonra Allah-u Teàlâ Hazretleri, elli vakit namaz kılmayı Efendimiz'e emreyledi. Bu beş vakit namaz kılmak Mi'rac gecesinin yâdigârıdır, o zaman Allah'ın Peygamberine emri ve farzıdır. Bildiğiniz muamele ki, bu huzura kabul olunduktan sonra Peygamber SAS Efendimiz dönerken, altıncı semâda Mûsâ AS'a uğradı.

(Fekàle: Bime ümirte?) Mûsâ AS dedi ki:

"--Ne emrolundu sana yâ Muhammed? Huzura girdin, çıktın; ne emretti sana Allah?" diye sordu.

(Kultü: Ümirtü bihamsîne salâten külle yevmin)

"--Her gün elli vakit namaz kılmakla emrolundum yâ Mûsâ!" diye cevap verdi Peygamber Efendimiz.

(Kàle: İnne ümmeteke lâ testatîu hamsîne salâten külle yevmin ve innî vallàhi kad cerrabtün-nâse kableke ve àlectü benî isrâîle eşeddel-muàleceh, ferci' ilâ rabbike fes'elhüt-tahfîfe liümmetike) Dedi ki Musa AS:

"--Bak, senin ümmetin günde elli vakit namaz kılmağa güç yetiremez yâ Muhammed! Vallàhi ben senden önce aralarında yaşadım, denedim; biliyorum ben bu insanların halini, huyunu... Ve benî İsrâil'i yola getirmek için senden daha fazla çareler, ilaçlar aradım. Has müslüman olsunlar diye onlar için çok çalıştım çareler yaptım, yâni çok yollardan onları islâh etmeye çalıştım, ben bu insanları tanıyorum. Mümkün değil, yapamazlar bu elli vakit namazı... Rabbine geri dön ve bu ibadetin miktarını hafifletmesini söyle!" dedi.

(Feraca'tü fevedaa annî aşren) Ben de Rabbime döndüm, 'Yâ Rabbi, böyle söylüyor Mûsâ AS, azalt elli vakti..." dedim. O indirdi, kırk vakit oldu. (Feraca'tü ilâ mûsâ fekàle mislehû) Tekrar geri dönmeğe giriştim ama, Mûsâ AS yine:

"--Buna da güç yetiremezler, git daha azaltmasını iste!" dedi.

(Feraca'tü fevedaa annî aşren) Yine Rabbime geri dönüp, müracaat ettim; on daha indirdi, yâni otuz vakit oldu. (Feraca'tü ilâ mûsâ fekàle mislehû) Dönüşte Mûsâ AS ile tekrar karşılaşınca, yine yapamazlar dedi, eski sözleri gibi tekrar etti.

(Feraca'tü fevedaa annî aşren) Tekrar döndüm Rabbime, tekrar on daha indirdi, kaldı yirmi... (Feraca'tü ilâ mûsâ fekàle mislehû) Dönüşte Mûsâ AS ile tekrar karşılaşınca, yine yapamazlar dedi, eski sözleri gibi tekrar etti.

(Feraca'tü feümirtü biaşrin salevâtin külle yevmin) Tekrar döndüm Rabbime, nihayet on salât kaldı. (Feraca'tü fekàle mislehû) Mûsâ AS ona da itiraz edip, "Git azaltmasını iste!" deyince; (feraca'tü) tekrar döndüm Rabbime, dilek diledim, istedim ki azaltsın.

(Feümirtü bihamsi salevâtin külle yevmin) Allah-u Teâlâ Hazretleri her gün beş vakit namazı emretti. (feraca'tü ilâ mûsâ) Mûbâ AS'a tekrar geri dönünce, (Fekàle: Bime ümirte?) Mûsâ AS sordu:

"--Ne oldu sonuç, ne emretti Rabbin?" deyince;

(Kultü: Ümirtü bihamsi salevâtin külle yevmin)

"--Günde beş vakit namaz kılmakla emrolundum yâ Mûsâ" dedim.

(Kàle: İnne ümmeteke lâ testatîu hamse salevâtin külle yevmin) O zaman Mûsâ AS yine:

"--Senin ümmetin günde beş vakit namaz kılmaya da güç yetiremez. (ferci' ilâ rabbike fes'elhüt-tahfîfe liümmetik.) Dön de Allah daha hafifletsin, bu beşi de indirsin ümmetin için." dedi.

(Kultü: Seeltü rabbî hattestahyeytü minhü) O zaman Peygamber Efendimiz o zaman buyurmuş ki:

"--BenRabbimden çok istedim ki, şimdi utandım artık... Tekrar gidip de daha da azalt demeğe utanıyorum. (Velâkin erdà ve üsellim.) Bu beş vakte razıyım, yâni bunu kabul ediyorum." dedi Peygamber Efendimiz.

(Felemmâ câveztü) Mûsâ AS'ı da geçip artık dönüşe geçtiği sırada, geçince; (nâdânî münâdin:) arkamdan bir ses işittim, bir nidâ geldi ki:

(Emdaytü farîdatî ve haffeftü an ibâdî.)

"--Farzımı yerine getirttim, emrimi tutturdum, kullarımdan da yükün fazlalığını kaldırdım." diye bir ses duydu.

Yâni Allah-u Teàlâ Hazretleri buyuruyor ki: "Emrim emirdir; elli vakit emretmiştim, elli vakit tamamdır. Kullarımdan yükü hafiflete hafiflete beş vakte indirdim ama, elli vaktin sevabını vereceğim!"

Süleyman Çelebi de, bu hadisleri okumuş mübarek, nur içinde yatsın... Çok zarif insan, çok seviyorum, Allah razı olsun... Ne diyor:

Sıdk ile beş vakit olundukça edâ,
Elli vaktin ecrin eyler Hak atâ.

"Kim beş vakit namazı ihlâs ile kılarsa, Allah ona elli vaktin sevabını verir, ihsân eder." diyor. Bu hadis-i şerife de uyuyor. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurmuş ki, aziz ve muhterem ve sevgili kardeşlerim:

(Elhasenetü biaşri emsâlihâ) "Her iyiliğe Allah en aşağı bire on verir."

Beş vakit kılıyorsun, beşe bire on verirse ne oluyor, elli ediyor. İşte ordan da anlaşılıyor ki, nerden baksak iş orataya çıkıyor ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin üzerimizdeki lütfu çok... Ve bu namaz, muhterem kardeşlerim, bizim için çok şerefli bir ibadet...

(Essalâtü mi'râcül-mü'min) "Namaz mü'minin Mi'racıdır."

Heves ediyoruz, zevkle dinliyoruz. Gözümüzün önüne ne sahneler geliyor, ne nurlu haller düşünüyoruz ki, Peygamber efendimiz yedi kat semâyı geçip, Arş'ı, Kürsü'yü geçip, meleklerin "Daha öteye gitsem yanardım!" deyip durakladıkları yerlerden ötelere varıp, yetmişbin hicab ref olup, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin huzuruna kabul oluyor; konuşuyor, nidâ ediyor, ümmetini diliyor, dualar ediyor.

Allah bize günde beş defa bu Mi'racı nasib etmiş ve kendisi davet ediyor. Minarelerden "Hayye ales-salâh! Hayye alel-felâh!.. Allah'ın bu davetine gelin!" diye nidâ oluyor. Bu beş vakit namazın kıymetini müslümanların bilmesi lâzım!.. Aşk ile, şevk ile davete icabet etmesi lâzım!.. Huzur-u Rabbül-İzzet'i namazla çıkması lâzım, divana durup dua etmesi lâzım!..

İnsana senede bir defa Mi'rac Kandili nasib oluyor amma, günde beş defa mü'minin Mi'râcının namaz olduğunu hiç unutmayın!.. Namazı bundan sonra, böyle aşk ile şevk ile kılmaya gayret edin!..

Bu hadis-i şerif Buhârî ve Müslim'de, Mâlik ibn-i Sa'saa'dan rivayet edilmiştir. Çok rivayetler var, çok detayları var, sabaha kadar anlatabiliriz. Müşteri olursa biz de satarız, metâımız var.

Bezirgânım metâım çok,
Alana satmağa geldim!

Hepsi sahihtir ve hepsinin nice nice sırları vardır.

Allah namazın kadrini, kıymetini anlamayı, onun Mi'rac olduğunu sezmeyi, o Mi'racı her gün o zevk ile, şevk ile kılmayı Allah nasib eylesin...

19. 01. 1993 - Özelif / A

Yorum (yok) Yorum yaz!

Mİ'RAC, NAMAZ VE SIDDÎKIYYET


2/11/2008 · Kategori: MIRA_

i'rac, Namaz ve Sıddîkıyyet





 

Mİ'RAC, NAMAZ VE SIDDÎKIYYET

Bismillâhir-rahmânir-rahîm.

Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn... Hamden kesîren tayyiben mübâreken fîh... Alâ külli hàlin ve fî külli hîn... Hamden kemâ yenbağî licelâli vechihî ve liazîmi sultànih... Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ ve senedinâ ve mededinâ ve üsvetünel-haseneti muhammedinil-mustafâ... Ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsânin ilâ yevmil-cezâ... Emmâ ba'd:

Aziz ve muhterem kardeşlerim!..

Üçaylar başladı, Regàib kandili ile bereketli, hayırlı, feyizli geceleri karşıladık. Göz yumup açıncaya kadar Receb ayı, şehrullah, Allah'ın kullarını mağfiret ettiği ay çıkmak üzere...

"Receb ayı Allah'ın ayıdır." diye buyurmuş Peygamber SAS Efendimiz. Aylar da, yıllar da, yerler de, zamanlar da, mekânlar da, varlık da, insan da, ins de, cin de hepsi Allah'ın, her şey Allah'ın...

"--Bu ayın Allah'ın ayı olması nedir yâ Rasûlallah?" diye sorulduğu zaman;

"--Allah'ın günahkâr, kusurlu kulları affettiği aydır." diye Efendimiz açıklamış.

Bu ay geçiyor işte, yarın yirmiyedisi... İlkönce onu açıklayalım! Kardeşlerimiz bilsin ki, pîrimiz Abdül-Kàdir-i Geylânî Hazretleri, yazmış olduğu Gunyetüt-Tàlibîn isimli kitabında bu mübarek gecelerle, aylarla ilgili verdiği mâlûmat ve yaptığı nasihatler ve işaretler arasında, Ebû Hüreyre RA'den Peygamber SAS Efendimiz'in şöyle buyurduğunu nakleylemiş:

(Men sàme yevmes-sâbii vel-işrûne min receb, kütibe lehû sevâbü sıyâmü sittûne şehran ve hüve evveli yevmün nezele fîhî cibrîlü alen-nebiyyi sallallàhu aleyhi ve selleme bir-risâleh.)

Bugün yirmialtısıydı, yarın ayın yirmiyedisi... "Receb ayının yirmiyedisinde kim oruç tutar ise, buna altmış aylık oruç sevabı verilir. Bu gece, Cebrâil AS'ın Peygamber SAS Efendimiz'e ilk indiği gecedir."

Demek ki Peygamber SAS Efendimiz'e yalnızlık sevdirildi, halvet sevdirildi. Yalnız kalmak, insanlardan uzak olmak, sakin bir yerde, gürültünün olmadığı, meşg?liyetin olmadığı, meşgalenin olmadığı; insanları rahatsız eden, aklını başka taraflara çeken olayların olmadığı sakin yerde, Efendimiz günlerce insanların arasına inmeden ibadet ediyordu.

(Resim: Hıra Mağarası)

O Hıra Mağarası'nda, o güzel püfür püfür esintili yerde; geceleri şâhâne, gündüzleri soğuktan mahfuz, kayanın arasından esrârengiz, ilâhî bir serinlik geliyor, vantilatör çalışıyormuş gibi sanki; orada yalnız olarak günlerce Allah-u Teàlâ Hazretleri'ne ibadet ederken, Cebrâil AS'ın Peygamber SAS'e ilk görünmesi de, böyle bir receb ayının yirmiyedinci gecesinde olmuş.

Peygamber SAS Efendimiz Hazretleri'nin, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin huzur-u izzetine hayat-ı dünyada iken, ahirete göçmemişken, varıp o şerefe nail olması, başka hiçbir beşere, ademoğluna nasib olmamış bir devlete ermesi de, yâni Mi'rac hadisesi de yine böyle bir günde olmuş.

Demek, Allah'ın rahmeti ayı, mağfireti ayı olduğunun Peygamber SAS Efendimiz üzerindeki tezâhürleri, tecellîleri muhteşem... Vahiy geliyor, melekler görünüyor gözüne ve buralardan semâlara, semâlardan Arş-ı A'lâ'ya, Cebrâil AS'ın geçemediği yerlere, "Bir adım daha atsam yanar, mahvolurum!" dediği yerlere vâsıl olmak, kabul olmak, o iltifata nâil olmak şerefi Peygamber SAS Efendimiz'e; o merhameti çok olan, re'feti çok olan, şefkati, ümmetine olan ilgisi, acıması, itinâsı çok olan Peygamber Efendimiz'e bu tecellîler bu ayda olmuş.

Efendimiz de buyuruyor ki:

"--Receb ayı, Allah'ın mağfireti ayıdır. Siz de bu mağfiretten hissenizi almağa çalışın!"

Nasıl olacak?.. Çok oruç tutarsınız, nefsinize hakim olursunuz, sâhib olursunuz. Şeytana uymamayı öğrenirsiniz, harama bakmamayı öğrenirsiniz. Günahlardan, yasaklardan, haramlardan kendinizi tutmayı öğrenirsiniz.

Tabii, "Günahta mukim iken, günahı yapmakta iken, günaha müdâvim iken, isyanda devam ederken, 'Estağfirullah' diyen kimse, (kel-müstehzî birabbihî) Rabbiyle alay eden insan gibidir." buyuruyor Peygamber Efendimiz. Hem günaha devam ediyor, hem de "Tevbe yâ Rabbi!.. Estağfirullah yâ Rabbi!.." diyor. İyice kesilecek.

Kesilme nasıl olur?.. Oruçla belli olur. Oruçta insan helâllerden bile kesiliyor. Su içmek haram mı?.. Değil, yasak değil su... Yemek yemek haram mı?.. Değil, serbest... Et haram mı, ekmek haram mı, meyva haram mı, sebze haram mı?.. Helâl, ama onlardan da kesilmeyi öğreniyoruz.

Onlar büyük ihtiyaç insana; susuz durulmaz, aç durulmaz... Olsun. Bak o ihtiyaç olan şeyleri yapmaya yapmaya, hiç ihtiyaç olmayan şeyleri yapmamayı öğrensin diye oruç bir idman ibadeti...

Bizim günaha ihtiyacımız var mı, muhtaç mıyız günaha?.. Biraya, içkiye bu insanoğlunun ihtiyacı var mı?.. Hiç bir ihtiyacı yok!.. Ondan alâ nice nice meşrûbatlar var, nice nice faydalı içecekler var. O geride dursun, eksik olsun, olmaz olsun!.. Zâten olmuyor da, bizim hayatımıza girmemiş de, biz zarar mı etmişiz?.. Elhamdü lillâh, biz kârdayız.

Avrupa Amerika yaka silkiyor. Şu Amerikalılar deli dolu bir millet, ama her şeyi denemişler; 1920'li senelerde bir ara içkiyi yasak etmişler. Yasak demişler ama, tutamamışlar ki milletlerini; adamlar alışmış içmeye, vaz geçirememişler.

Meselâ bakın şimdi, "Sigara paketlerinin üzerine bu sağlığa zararlıdır diye yazacaksın, televizyonda reklamını yapmayacaksın!" diyebiliyorlar. Söylüyorlar, hatalarını anlıyorlar, düzeltmeğe çalışıyorlar.

Elhamdü lillâh, bu haramlara ihtiyacımız yok! Biraya ihtiyacımız yok... Zararlı, muzır, insanın ciğerini parçalıyor, karaciğerini mahvediyor, midesini deliyor... Neslini bozuyor, kafasını bozuyor, beynini sulandırıyor, melekelerini dumura uğratıyor... İhtiyacımız yok!

Şimdi ihtiyacımız olan şeyleri yapmamayı öğrene öğrene; acı, tatsız, tutsuz, zararlı, muzır şeyleri de yapmamayı öğrenmek için bir vesîle idi. Bak ömr-ü şitâbânım dediği gibi şairin, geçip gidiverdi. Regàib kandili, Mi'rac kandili... Ne demek?.. Receb geldi gidiyor demek, innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn demek... Zaman hızlı geçiyor demek...

Zaman hızlı geçiyor muhterem kardeşlerim!.. Peygamber SAS Hazretleri buyurmuş ki:

(Helekel-müsevvifûn) "İşlerini te'hir edenler, ileriye atanlar helâk oldular, mahvoldular."

Yarın yapacağım, öbürgün yapacağım, ilerde yaparım, hele dursun şimdi... Yapacağım, yapacağım, tamam, tamam; ama sonra yapacağım, (sevfe ef'alü) ilerde yapacağım...

Hayrı, aklına geldiği zaman hemen yap!.. Tevbeyi hemen eyle!..

(Accilû bit-tevbeti kablel-mevt) [Ölüm gelmeden evvel tevbe etmekte acele ediniz!] Ölüverirsin ha, birden ölüm geliverir.

--Camiden adımını atarken fenâlaştı...

--Havalar bozuldu, sobaların gazları fazla çıktı. İşte bu havalar yaramıyor damar sertliği olan insana, kalb hastalığı olan insana...

--Filânca hacı efendi, dün akşam namazı da beraber kılmıştık; duydun mu, gördün mü, hastaneye kaldırmışlar. Vah vah, innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn; ölüvermiş...

Neden?.. Ölüm etrafımızda...

Halkı bostan edinmiştir,
Dilediğin üzer ölüm.

Halk sanki bostan tarlasında kavun karpuz; ecel de bağa girmiş, bostan koparan bir kimse... Onu kopartıyor, onu kopartıyor, koparıp koparıp gidiyor... Aramızdan birileri gidip duruyor gözümüzün önünde... Peygamber SAS Hazretleri buyurmuş ki:

"--Ben sizin kabirleri ziyaretinizi bir ara engellemiştim. Şimdi gidebilirsiniz artık, o size ölümü hatırlatır, öleceğinizi hatırlatır."

Onun için kardeşlerim, herkesin bildiği bir çok şey var ama, bildiğine göre insanların hareket etmesi çok az oluyor. Bir ay fırsat verildi, yirmiyedi gün geçti. Recebin yirmiyedisi... Yirmiyedi günde tevbe ettik mi?.. Bir kere şöyle geriye doğru bir muhasebemizi yapalım!.. Yirmiyedigünün altına bir çizgi çekelim, toplayalım, çıkartalım bakalım!.. Kâr tarafını, zarar tarafını toplayalım!

Tevbe ettik mi, çok oruç tuttuk mu, günahlardan kesildik mi, haramları bıraktık mı, ibadete yöneldik mi?.. Allah'ın sevdiği bir hale büründük mü, Mi'raca çıkacak hale geldik mi?..

Bazı şeyler beni çok heyecanlandırıyor. Muhakkak siz de duyduğunuz zaman heyecanlanırsınız. Meselâ, "Secde, Rahmân'ın ayaklarına kapanmak gibidir." diye hadis-i şerifte okuduğu zaman heyecanlanıyor insan...

Şimde, "Namaz mü'minin Mi'râcıdır." denildiği zaman, insanın tüyleri diken diken oluyor. Namaz mü'minin Mi'râcı... Tüyleri havaya kalkıyor insanın... Rabbül-àlemîn'in huzuru yâni... "Allahu ekber" dediğin zaman bir kapı açılıyor, alemlerin yaradanının, kâinatın sahibinin huzuruna divâna durmuşsun... Muazzam bir şey yâni, yeter insana...

Namazı sevmek için yeter, yola gelmesi için yeter, islah olması için yeter, gafleti, günahı bırakması için yeter... Namaz ne güzel ibadet!..

Mi'rac gecesi, Efendimiz'in şerefinin üzerine bir katmerli şeref daha... Tâcının üstüne bir tac daha... Habîbullah tâcının üstüne bir tac daha... Sahibül-Mi'rac; öyle bir peygamber ki, Mi'rac sahibi bir peygamber... Yedi kat gökleri geçmiş, Rabbül-àlemîn'in huzuruna girmiş; bî-huruf u lafz u savt Rabbül-àlemîn ile söyleşmiş; Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin ikramına ermiş...

O onun şerefi; biz de yolunda gidersek, onun ümmeti olma şerefindeyiz. Bizim Mi'racımız da namaz... Ne güzel bir yâdigâr, ne güzel bir hàtıra, ne güzel bir ibadet ki, "Allahu ekber" diyorsun. Allah, mukayesesiz en büyüktür. Şundan daha büyük, bundan daha büyük değil, mukayesesiz en büyüktür. Büyükler büyüğü, en büyüktür.

Hazret-i Ali (Radıyallàhu anh ve kerremallàhu vecheh) Hazretleri diyor ki:

"--Allah kâinatın yaratıcısıdır. Yaratan yarattığından büyüktür." diyor.

Buyur, çık avluya, yamaca otur; denize bak, dağlara bak, semâya bak, yıldızlara bak!.. Şu kâinatın eb{adını, boyutlarını, buudlarını, derinliğini ölçmek mümkün değil... Yıldız parlamış ordan, milyarlarca senede bu tarafa ışığı geliyor da, bize yeni ulaşmış. Işık hızıyla geliyor, milyarlarca sene geçiyor, ondan sonra ışığı bize geliyor.

(Ta'rucül-melâiketi ver-rûhu ileyhi fî yevmin kâne mikdâruhû hamsîne elfe seneh) "Melekler ve Rûh AS, yâni Cebrâil AS, Allah-u Teàlâ'nın dergâhına öyle bir günde, uruc ediyorlar, yükseliyorlar, mi'rac ediyorlar ki; (mikdâruhû hamsîne elfe seneh) bir günü ellibin yıla denk... Yâni mesafeler artık yıllık hesaplarla, ışık hızlarıyla ölçülen bir kâinatın karşısındayız ve bu kâinâtın yaradanının kullarıyız ve yaradanının sevdiği bir zümredeniz. Sevdiği zümrenin içinde doğmuşuz, Allah bizi de sevdiği kul etsin...

Sevdiği zümredeniz. Çünkü:

(Vallàhu veliyyül-mü'minîn) "Allah mü'minlerin velîsidir, dostudur, sever." Seviyor, biliyoruz, mü'min olanları Allah seviyor.

Allah bizi de imandan ayırmasın, ayağımızı kaydırmasın, yanıltmasın, şaşırtmasın... Âsî olup da sevmediği, huzurundan tard ettiği, koğduğu, nazar etmediği, bakmadığı bir kul durumuna düşürmesin Allah-u Teàlâ Hazretleri... Annemizden, babamızdan mü'min doğmuşken, mü'min diyarda yaşamışken, o sıfatı Allah elimizden almasın...

Bu Peygamberin ümmeti olmaktan bizi hatâlarla, kusurlarla, günahlarla ayırmasın... Onun huzuruna varırken, yolda meleklerin yolu kesip de, "Sen dur, sen o tarafa gidemezsin!" diye ayırdığı bedbahtlardan etmesin...

Şimdi Mi'rac'da, bir şey daha beni çok heyecanlandırıyor muhterem kardeşlerim! Mi'rac karşısında Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz'in hareket ve davranışı, kanâati ve düşünce tarzı gözümüzün önüne seriliyor; sıddîklik ne demekmiş, sıddîkıyyet ne demekmiş, insan onu anlıyor.

Bir insan, bir gerçeği bulmak için bir zaman payı istemeye haklıdır. "Müsaade et, bir düşüneyim!" diyebilir. Düşünür, istihàre yapar, istişâre yapar, karar verir. Karar verdikten sonra da, bir yol tutturur.

Ebûbekr-i Sıddîk Efendimiz ki, bizim hem Nakşî Tarikatımızın silsilesinin başıdır, hem Peygamber Efendimiz'in --kızını almış olduğu için-- kayınpederi durumundadır. Hem Peygamber Efendimiz'in yâr-ı gàrı, gam-güsârıdır. Hicreti beraber yaptıkları, mağarada beraber bulundukları; Kur'an-ı Kerim'de (sâniyesneyni) "O iki tane hicret yolcusu, o Peygamber ve o yanındaki şahıs" diye o mağaradaki halleri anlatılarak, Kur'an-ı Kerim'in içine yâdı, hàtırası girmiş olan o zât-ı muhteremdir.

Diyorlar ki:

"--Bak, senin arkadaşını görüyor musun, şimdi ne demiş?.. Şimdi de gûyâ Kudüs'e gitmiş, gûyâ göklere çıkmış; bunu söylüyor. Daha önce melek geliyor diyordu, bana vahiy geliyor diyordu, ben Allah'ın peygamberiyim diyordu, ahiretten bahsediyordu, gaybdan bahsediyordu... Şimdi bak yine, bu sefer de ne diyor: Kudüs'e gitmiş gûyâ, Kudüs'ten de yedi kat semâyı geçip âşikâre Rabbül-àlemîn'in huzuruna varmış da, Mi'rac eylemiş diye bildiriyor." deyince, Ebûbekir Efendimiz'in o halini, tavrını görür gibi oluyorum. Diyor ki:

"--Bu sözleri o söyledi mi?.. Yâni siz mi uyuduruyorsunuz, atıp tutuyorsunuz, yoksa söyledi mi?.."

"--Söyledi, hakîkaten duyduk işte..."

"--O söylediyse, doğrudur." diyor.

Bitti... İşte Peygambere bağlılık, işte sıddîklik, işte has mü'minlik!.. Bağlılığa bak! malını istiyor, veriyor; canını fedâ ediyor, yılan sokmasın diye yılan deliğine ayağını dayıyor. O söylemişse doğrudur diyor.

O bizim büyüklerimizin, zincirimizin halkasının başı, altın halkanın en yukarısı... Biz bu büyüklerimizden ne zaman ibret alacağız?.. Biz ne zaman islah olacağız?..

Allah-u Teàlâ Hazretleri namazlarımızı Mi'rac eylesin... Zikirlerimizi hakîkî uyanıklığa vesile eylesin... Gönüllerimizi uyandırsın, kalb gözlerimizi güşâde eylesin... Gafletten îkaz eylesin... Ömrümüzü fitnelerden uzak geçirmeyi nasib eylesin... Nefse şeytana uydurmasın... Ahir zamanın fitnelerinde helâk eylemesin...

Mü'min-i kâmil olarak yaşamamızı nasîb eylesin... Mü'min-i kâmil olarak, Peygamber Efendimiz'in cemâlini göre göre, cennetteki makamlarımızı göre göre ve dilimizde ol kelime-i tayyibe-i münciye-i mübâreke ki, buyurun: "Eşhedü en lâilâhe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühü" diye diye, iman-ı kâmil ile ruh teslim etmemizi nasîb eylesin...

Bihürmeti esrâri sûretil-fâtihah!..

31. 01. 1992 - İskenderpaşa / İSTANBUL


Yorum (yok) Yorum yaz!

ALLAHIN SEVDİĞİ KULLAR


2/11/2008 · Kategori: MIRA_

Allah'ın Sevdiği Kullar





 

ALLAH'IN SEVDİĞİ KULLAR

Allah'ın ilk kulları değiliz. Bizden önce nice kullar geldi, geçti. Hazret-i Adem atamız Safiyyullah AS'dan, peygamberimiz, Habîbullah Muhammed-i Mustafâ SAS'e kadar dünyanın her yerinde, her beldede Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin vazifeli kulları yaşadı. (Salevâtullàhi ve selâmühû aleyhim ve alâ âli küllin ecmaîn)

(Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr) [Her ümmet için mutlaka bir uyarıcı peygamber bulunagelmiştir.]

Peygamber SAS Efendimiz'den sonra Allah-u Teàlâ Hazretleri ümmeti başsız ve yalnız bırakmadı. Evliyâullahı, mürşidleri ümmet-i Muhammed'in hakîkî eminleri eyledi. Peygamberlerin halifeleri eyledi, rusüllerin ümenâsı eyledi.

Mûsâ AS, ulül-azm peygamber iken Hızır AS'dan bir şeyler öğrenmek istedi. İmâm-ı Gazâlî, yıllarca altın dokunmuş cübbe ile, muhteşem sarığı ile medreselere giderken tatmin olmadı, yollara düştü, inzivâlara çekildi, ibadetler eyledi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Şems-i Tebrîzî'yi buluncaya kadar başka bir ömür yaşadı, ondan sonra başka bir ömür yaşadı... Mesele makam sahibi, mevkî sahibi, mülk sahibi, varlık sahibi, bilgi sahibi, rütbe sahibi olmak değil... Mühim olan, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin sevdiği kul olmak!.. İnsan Allah'ın sevdiği kul olabilirse, ne mutlu!.. Sevdiği kul olamazsa, ne yazık!.. İsterse şah olsun, isterse cihanın padişahı olsun...

Allah-u Teàlâ Hazretleri kimleri sever; bütün müslümanların ilkönce bunu araması lâzım! Acaba Allah kimleri sever?.. "Acaba ne yaparsam Allah beni sever?" diye, mutlaka bu sorunun cevabını bulmalı!..

Muhterem kardeşlerim! Allah-u Teàlâ Hazretleri fâsıkları sevmez. Allah-u Teàlâ Hazretleri müşrikleri, kâfirleri sevmez. Mü'minlerin fâsıklarını sevmez. Münafıkları sevmez. Cahilleri, gàfilleri sevmez. Ahlâkı kötü olan, edebi eksik olanları sevmez.

Allah'ın kimleri sevmediğini mutlaka öğrenmek lâzım! En önemli bilgi bu... Çünkü, Allah-u Teàlâ Hazretleri sevmedi mi, sevmediği kuluna hidayet de etmez. Hani, günde en aşağı kırk defa;

(İhdinas-sırâtal-müstakîm) diye yalvarıyoruz ya, "Yâ Rabbi, sevdiğin kulların yoluna bizi hidayet eyle!" diyoruz ya; niye doğru yolda değiliz?.. Sevmediği kula Allah-u Teàlâ, en büyük ikramı olan hidayeti ihsan etmez, sevdiği kula ihsan eder. Onun için mutlaka sevdiği kulu olmak lâzım, mutlaka sevdiği yolu bulmak lâzım!.. Başka her şey boştur!.. Başka her şey boştur!..

Bizden önce yaşayan kimseler de Kur'an ilimlerini biliyorlardı, hadis-i şerifleri biliyorlardı. Bizden önce çok fâzıllar, kâmiller geldi geçti. Biz onların ayağının tozu olamayız. Okudukları kitapları anlamaya güç yetiremeyiz. Nedir bizim bu kibrimiz?.. Nedir bizim bu gafletimiz?.. Nedir bizim bu egoizmimiz, kendimizi beğenmişliğimiz?.. Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin sevdiği kulu olmaya niçin çalışmıyoruz?.. Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin nazargâhı olan kalbimizi temizlemeye niye gayret etmiyoruz?..

Sür çıkar ağyârı dilden, tâ tecellî ede Hak;
Pâdişah konmaz saraya, hàne ma'mûr olmadan...

Aziz ve muhterem kardeşlerim! Bazı şeyleri biliyoruz ama, üzerine bilgimizi teksif edemiyoruz ve gereğince amel edemiyoruz. Sahih hadis-i şerifler var, Peygamber SAS Efendimiz buyurmuş ki:

(Lâ tedhulûnel-cennete hattâ tü'minû) "İman etmedikçe cennete giremezsiniz. (Ve lâ tü'minû hattâ tehàbbû) Birbirlerinizle sevişmedikçe, dost olmadıkça, ihlâslı samîmî kardeş olmadıkça hakîkî mü'min olamazsınız."

Birbirimizi sevemezsek, uğraşmak boşunadır. Birbirimizi gıybet edersek, iftirâ edersek uğraşmak boşunadır. Birbirimize kin tutarsak, nefret edersek uğraşmak boşunadır. Birbirimizi hor, hakir görürsek, uğraşmak boşunadır. Birbirlerimizi sevmek, hakîkî imana kavuşmanın anahtarıdır. Onun için mutlaka bizim de hayatımızda bir değişiklik olmalı!.. Bizim de Gazâlî'ler gibi, Mevlânâ'lar gibi, Hacı Bayram'lar gibi hayatımızda bir değişiklik olmalı!..

Sevmeyi öğrenmeliyiz. Allah rızası için sevmeyi, hoş görmeyi öğrenmeliyiz. Müslüman kardeşimizi sevmeyi öğrenmeliyiz.

(Eşiddâü alel-küffâri ruhamâü beynehüm) O şiddet duyguları kâfirlerekarşı... Mü'minler kendi aralarında şefkatli ve merhametli olacaklar. Bu sevgiyi öğrenmezsek, netice alamayız, namazlarımız Mi'rac haline gelemez!

Büyüklerimiz, meşguliyetleri içinde zikre büyük pay vermişler. Çünkü Peygamber SAS Hazretleri'nden zikrin medhinde o kadar çok hadis-i şerif var ki... Demin söylediğim hadis-i şerifte buyruluyor ki:

(Semenül-cenneti lâ ilâhe illallah) "O eşsiz güzelliklerin diyarı, yurdu olan Cennetin bahası 'Lâ ilâhe illallah'tır."

Bir hadis-i kudsîde buyruluyor ki:

(Ene celîsü men zekeranî) "Ben beni zikredenin hem-meclisi, yoldaşı, arkadaşı olurum." Buyuran Allah-u Teàlâ Hazretleri...

Bir hadis-i şerifte buyrulmuş ki:

(Nafakatüke fî sebîlillâhi biseb'i mieti dereceh) "Allah yolunda infak ve masraf eylemen, yediyüz kat mükâfatla makâfâtlandırılır."

Bir başka hadis-i şerifte buyrulmuş ki:

(Zikrullàhi teàlâ efdalü indallàhi minen-nafakati fî sebîlillâhi bimieti dereceh) "Allah'ı zikretmek ise, Allah yolunda infak etmekten, masraf etmekten de yüz kat daha kıymetlidir." Demek ki o yediyüz kat sevaplı, bir de ordan yüz kat sevaplı; zikrullah yetmişbin kat sevaplı oluyor.

Ayrıca bir insan zikr-i kalbî ile, sessiz, dudak kıpırdatmadan, dilini oynatmadan kalbiyle Allah derse; o, dille yapılan yetmişbin sevaplı zikirden de yetmiş kat sevaplı olunca, yekûn dört milyon dokuzyüzbin sevap ediyor. Onun için zikre kuvvet vermişler ki, günahları silinsin, arınsın, temizlensin; Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin en büyük ikramı olan hidâyet kendilerine bahşolunsun...

Onun için, bu yoldan gitmeyenler, zikrullahtan istifade etmeyenler, nefsin kirlerini, paslarını arındırmayanlar yolda kalıyorlar, ulaşamıyorlar, menzil-i maksûda varamıyorlar. Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi birbirimizi sevenlerden eylesin...

Bir yola girmişiz, tarîkat demişiz. Birbirimizle dost olmuşuz, ihvân demişiz. Bunu samîmî yapmak lâzım!.. Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin zikrini vazife olarak üstümüze almışız. Aldığımız hazinenin kıymetini bilelim!.. Bir kalbden Allah demek dört milyon dokuzyüzbin derece sevap kazandırırsa insana, kalbi zikrullahla zikr-i müdâm halindeki meşg?liyete erişmiş bir insanın derecesini nasıl ölçececeğiz?.. Onlar dünyanın direkleridir. Dünya onların yüzü suyu hürmetine ayakta durur.

Onun için, büyüklerle inatlaşmayı, söz dinlememeyi bir tarafa bırakmak lâzım! Alimlere teslim olmak lâzım!.. Büyük evliyâullaha, büyük mürşidlere, büyük müctehidlere, fâzıllara, kâmillere teslim olmak lâzım!.. Eğer sen Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin sevgili kulu olamazsan, işaretlerinden bu belli değilse, gayri şeylerin hepsi boştur. Hepsi mâsivâdır, gayrullahtır, kıymeti yoktur.

Dün akşam videodan gördük ki, oğlu anlatıyor; "Mısır'daydık, İskenderiye'deydik..." diyor. Ömer Ziyâeddin Efendi Hocamız'ın oğlu Yusuf Ziya Binatlı... Profesör, hafız, derviş... "Babamla İskenderiye'de bulunuyorduk. Biz ayrı odada yatıyorduk, babamlar yandaki odada yatıyorlardı. Bir hıçkırık, bir ağlama, bsir ağlama... Babamların odasından... 'İçeride herhalde validemiz vefat etti de, babam onun için ağlıyor.' dedik. Odamızdan dışarıya çıktık. Öbür tarafa kapıyı vurduk, girdik. Baktık ki babam ağlıyor, annem de onu teselli etmeye çalışıyor. Nedir filân diye bizde sorduk." diyor.

Ömer Ziyâeddin Efendi rüya görmüş. Rüyasında İsmâil Necâti Safranbolî Hazretleri kendisine demiş ki:

"--Ömer Ziyâeddin, kalk, gel!.. Posta otur, makama geç!"

Diyor ki:

"--Bu şeyhimin vefat etmek üzere olduğuna işarettir, ona ağlıyorum."

Hanımı da teselli etmeye çalışıyormuş, diyormuş ki:

"--Rüyadır, neye yorulacağı bilinmez."

"--Bu rüya başka rüya, toplayın evi!.." demiş.

Akşama kadar evi derlemişler, toplamışlar. Akşam hareket eden vapura İskenderiye'den binmişler. İzmir üzerinden İstanbul'a gelirken İzmir'den telgraf çekmişler. "Çanakkale'de bizi vapurda karşıladılar ve şeyhimizin vefatını haber verdiler." diyor.

Rüyası böyle olmayan, haberleşmesi böyle olmayan, hali böyle olmayan bir insan olduktan sonra ne kıymeti var?.. İstediğin kadar mevki sahibi ol, makam sahibi ol, para sahibi ol... Allah'ın böyle lütfuna ermedikten sonra ne kıymeti var?..

Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi sâlihînden eylesin... Zümre-i sâlihîn ile haşreylesin... Evliyâullah'ın yolundan ayırmasın... Onların zümresiyle beraber haşreylesin... Cennetiyle, cemâliyle cümlemizi müşerref eylesin...

Bihürmeti leyletil-mi'râc, ve bihürmeti muhammedenil-mustafâ, ve bihürmeti esrâri sûretil-fâtihah!..

22. 02. 1990 - Özelif / ANKARA

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::